ÂHÛ BABA, Karaoğlu

(d. ?/? - ö. ?/?)
tekke şairi
(Tekke / 17. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Asıl adı Ali’dir. Diyarbakır’da doğmuştur. “Âhû” ve “Âhû Baba” mahlaslarıyla bilinen âşık, aynı zamanda “Karaoğlu” unvanıyla tanınmıştır (Ergun 1955: 31). Doğum tarihi, ailesi, ne zaman ve nerede vefat ettiği hususunda kaynaklarda herhangi bir bilgiye ulaşılamamıştır. Hammer, Âhû Baba’nın mahlasıyla ilgili olarak “âhû” sözcüğünün “geyik” manasına geldiğine işaret etmesine rağmen şairin mahlasını nereden aldığı hususunda detaylı bir bilgi vermemiştir. Ali Emirî, Hammer’ın Âhû Baba’nın mahlasının anlamı ile ilgili aktardıklarında “geyik” anlamlandırmasıyla aslında “ceylan”ı kastetmek istediğini ifade etmiştir. Ali Emîrî, Debbağların (Dericilerin) Piri Ahi Evren Veli hazretleri olduğu için bu zata mensup olmak üzere Diyarbakır’da Debbağlar esnafı kethüdasına (muhtarına) Ahi (Ahu) Baba denildiğini ve bundan dolayı bu âşığın debbağların kethüdası yahut onun oğlu olma ihtimalinin de olduğunu belirtmiştir (Ali Emîrî 1910: 114). Fakat yörede yapılan araştırmalar bu görüşün uzak bir ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu konu da daha kesin çizgilerle yorum yapabilmek için elde mevcut olan bilgilerden daha detaylı bilgilere ihtiyaç olduğu görülmektedir (Akın 2011b: 282).

Oldukça iyi bir musikişinas ve ses sanatçısı olan Âhû Baba, aynı zamanda dervişliğe ve Bektaşiliğe meyleden Yeniçeri âşıklarındandır (Kocatürk 1955: 326). İyi bir öğrenim gördüğü bilinmekle birlikte, öğrenim gördüğü kurumlar hakkında ayrıntılı bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, hakkında yazılanlardan ve Diyarbakır’daki musiki çevrelerinin aktardıklarından sesinin gayet güzel olduğunu ve genç yaşta musiki ve ses sanatı ilmiyle ilgili eğitim alarak icralarda bulunmaya başladığını öğrenmekteyiz. Ali Emîrî ondan “anadan olma yeteneği ve kendi emeği sayesinde kısa zamanda yaşadığı devrin bahçesinin hoş sedalı bir bülbülü oldu. Zamanının âşıkları onun ahu gözlerinin avı olunca ‘Âhû Baba’ mahlasını aldı. Çevresindeki insanlar gelip ondan ders almaya başladılar” şeklinde söz etmektedir (Ali Emîrî 1910: 113).

Âhû Baba, musikinin ilmi ve amelinde başarılar göstermiş, şöhret kazanmış ve birçok kimselere musiki üstatlığı yapmıştır. Araştırmacılar, bilhassa saz çalmakta, yaşadığı devirdeki nadir kişilerden olduğunu ve gayet usta bir daire-zen (daire, def çalan) ve usûl-bend yani ritim düzenleyici olduğunu aktarmaktadır. Tasavvufî tarikatların methini konu edinen deyiş ve nefesleri latif makamlar ve namelerle besteleyerek, tekke ve zaviyelerle çeşitli zikir ve muhabbet toplantılarında def eşliğinde seslendirmiştir. Şöhretinin artmasıyla IV. Murat döneminde ona saray yolu açılmış ve kendisine Sultan’ın huzurunda musiki icra etme şansı verilmiştir. IV. Murat onun üstatlığını takdir ederek onu saraydaki musiki üstatlarının arasına almakla şereflendirmiştir (Ali Emîrî 1910: 113). Şair, yazdığı ve kendi bestelediği ilahi ve nefesler sayesinde IV. Murat devrinden IV. Mehmet devrine kadar yetişen musikişinaslar arasında mümtaz bir mevkie sahip olmuştur. Her iki padişah döneminde de musiki ilminde zamanının en iyisi olarak tanınmış ve saray hanendeleri arasında yer almıştır (Beysanoğlu 1996: 131).

Meşhur tarihçi Hammer, “Câme-i Mahâsin-i Zürefâ-yı Ehli Zevk Vel’irfân fi Terâcim-i Şuarâ-yı Devlet-i Âl-i Osman” (Zevk ve İrfan Ehlinin Hallerinin Tercümanı Olan Osmanlı Devleti Şairlerinden) adıyla Osmanlı şairlerine tertip ettiği tezkirede Âhu Baba’yı anarak, Sultan IV. Mehmet’in hanendelerinden (ses sanatçılarından) olduğunu belirtmiştir. Ondan “Sâhib-i Mecmûa’-yı Şarkıyyât ve Şeyh ü Şuâra” (şarkıyyat mecmuasının sahibi ve şairlerin şeyhi) diye bahsetmiştir. Emîrî, Hammer’in Âhû’ya ait sekiz beyitten oluşan bir manzumeyi Almancaya çevirerek tezkiresine eklediğini fakat bunu Türkçeye çevirdiklerinde anlamının bozulduğunu, dolayısıyla Tezkire-î Şuarâ-yı Amid’de yer vermediğini aktarmıştır (Ali Emîrî 1910: 113-114).

Hammer, Âhû’dan “Şarkıyyât Mecmuası’nın Sahibi” diye söz etse de bugüne kadar ne “Şarkıyyât Mecmuası” adında bir esere ne de Âhû’nun bizzat kendisinin yazdığı ya da şiirlerinin toplandığı başka bir esere ulaşılamamıştır. Millet Kütüphanesi Ali Emirî bölümü manzum eserler kısmı numara 757 ve 461 ile İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi numara 273’te bulunan cönk ve mecmualarda kayıtlı toplam beş adet şiiri tespit edilmiştir. Bu şiirlerin aynı zamanda Anadolu’nun çeşitli yörelerinde yaşayan Alevi-Bektaşi zümrelerce cem ayinlerinde zakirlerce okunduğu ve birçok araştırmacı tarafından da kayıt altına alındığı görülmektedir (Akın 2011a: 42-52).

Âhû Baba’nın tasavvufi yaşantısının etkisi şiirlerinde hem konu olarak hem de söyleyiş özellikleri bakımından kendini açıkça göstermiştir. Alevi-Bektaşi inancının temel hususları ve tasavvuf şiirlerinde harmanlanmış olarak karşımıza çıkar. Nitekim âşığın elimizde mevcut olan beş şiirinden dahi iyi bir Alevi-Bektaşi tekke ve tasavvuf birikimine sahip olduğunu anlamak mümkündür. On dokuz kıta’dan meydana gelen, insanın ve evrenin dört ana sırdan yaratıldığını ve tekâmülünü tamamlayıp aslına döneceğini konu edinen ve insanla kâinat arasında yapısal bir özdeşlik kuran devriye türünde yazdığı şiirine Âhû Baba’dan bahseden hemen her kaynak yer vermeyi ihmal etmemiştir. Şiirlerinde tasavvuf ve Alevi-Bektaşi inancının yanı sıra devrinin önemli sosyal ve siyasi olaylarını da konu edindiğini görmekteyiz. Bu durumun onun aynı zamanda bir Yeniçeri şairi olmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Âşık tarzı destan türüne güzel bir örnek teşkil eden ve büyük bir olasılıkla Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından önceki Osmanlı-Rus savaşlarından birini konu edinen, “Padişahım âlem yetti gazaya / Evliyalar itti ikrar önünce / Sadrazam kuşandı gayret kılıcın / Bir şecâat itti izhâr önünce” dörtlüğüyle başlayan şiiri bunun en belirgin örneklerindendir. Âhû Baba’nın şiirlerinde tasavvufi yaşantısının yanı sıra musiki ilmini iyi bilmesi, iyi bir ses sanatçısı ve aynı zamanda bir Yeniçeri şairi olmasından kaynaklanan coşkulu ve ağdalı bir söyleyiş biçimine sahip olduğunu görmekteyiz.

Âhû Baba’nın akıcı bir dile sahip olduğunu, şiirlerinde, Arapça-Farsça kelime ve terkiplere geniş yer verdiğini ve Diyarbakır yöresi ağzını hiç kullanmadığını görmekteyiz. Bu durumun şairin almış olduğu eğitim, tasavvufi birikimi ve Alevi-Bektaşi inancına mensup olmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Şiirlerinde yer verdiği “bezm-i elest”, “ricâl-i gaip”, “Âl-i abâ”, “ilm-i hikmet”, “günbed-i hadra”, “hazine-i Hak”, “ehl-i aşk”, “Şahı-Merdan”, “Haydar-ı Kerrar”, “Hallac-ı Mansur”, “mekteb-i irfan” gibi tasavvufi ve Alevi Bektaşi inancıyla ilgili terkipler bunun göstergesidir.

Kaynakça

Akın, Bülent (2011a). Diyarbakırlı Türkmen Alevi Âşıklar. Köln: Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü Yay.

Akın, Bülent (2011b).IV. Murat ve IV. Mehmet Hânendeleri Arasında Diyarbakırlı Bir Alevi-Bektaşi Âşık: Âhû Baba (Karaoğlu)”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi S.59: 279-300.

Ali Emîrî (1910). Tezkire-î Şuarâ-yı Âmid. İstanbul: yyy.

Beysanoğlu, Şevket (1996). Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları.C. 1. Ankara: San Matbaası.

Ergun, Sadeddin Nüzhet (1955). Bektaşî Şairleri ve Nefesleri 19’uncu Asra Kadar. C.1. İstanbul: Maarif Kitaphanesi.

Kocatürk, Vasfi Mahir (1955). Tekke Şiiri Antolojisi. Ankara: Buluş Kitabevi.

Özmen, İsmail (1998). Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi. C.3. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: ARAŞ. GÖR. BÜLENT AKIN
Yayın Tarihi: 07.09.2013

Eserlerinden Örnekler

Devriye

İkrar verdim dönmem elest bezminde

Verdiğim ikrarı imandan aldım

Başka seyran gördüm çeşmim neminde

Mahabbeti ben ol seyrandan aldım

Nar ü bad ü ab ü hâdken halk oldum

Kendi kendim ana rahminde buldum

Müddet tamam oldu dünyaya geldim

Bu ibret nâmesin cihandan aldım

Bildiğim unuttum eylerim feryat

Dert budur dil dönmez isterim imdat

Tekrar ile talim etti bir üstat

Dersimi mekteb-i irfandan aldım

Can gözü gafletten açıla düştü

İkilik birliğe geldi yetişti

Hazine-i Hakk’a elim erişti

Lal ü gevher kân-ı mercandan aldım

Nefes sunup akla verdim pendimi

Uyandım gafletten çözdüm bendimi

Ol hal ile teslim ettim kendimi

Sonra kendi kendim ben andan aldım

Bu bir gizli sırdır herkes duyamaz

Ehl-i aşkın katarına uyamaz

Değme zergerler hoş baha koyamaz

Bu dürr-i yektayı ummandan aldım

Muhabbet görünmez bilmem nerdedir

Gerçeklere ayan bize perdedir

Esrar-ı muhabbet gizli yerdedir

Hakikati Şah-ı Merdan’dan aldım

Dünyadan el çektim erkândır işim

Çeşm-i pür hunumdan akıttım yaşım

Pirlere hediye eyledim başım

Ol yeşil yaprağı Selman’dan aldım

Âlem baştanbaşa bir seyrangâhtır

Gir gönül şehrine gör ne dergâhtır

Bu bir gizli sırdır kudretullahtır

Yazılı defteri rahmandan aldım

Hakikat sözüne hiyle katmazam

Herkese bu sırrı beyan etmezem

Bilinmeyen yerde anı satmazam

Ben bu nasihati bir candan aldım

Çalış bu girdabın çık karasına

Derman da gizlidir dert arasına

Merhemin sarıver aşk yarasına

Bu ilm-i hikmeti Lokman’dan aldım

Gerçi hata ile isyanım çoktur

Kalbimde benliğin eseri yoktur

İncil Zebur Tevrat dört kitap haktır

Ledünni ayet-i Kuran’dan aldım

Şerait sancağı geldi dikildi

Marifet yolunda terler döküldü

Hayır himmet oldu gülbank çekildi

Tarikata rahını erkândan aldım

Hakikat yolunda bak savaşımı

Akıttım gözümden kanlı yaşımı

Pirler meydanına koydum başımı

İcazet verildi meydandan aldım

Musa’ya tecelli göründü Tur’da

Mest olup aklını yitirdi nurda

Enel hak sırrına erdi Mansur’da

Hakikat kemendin gerdandan aldım

Eğnime giymişim köhne abayı

Anınçün severiz Âl-i abâ’yı

Kimden aldım dersen bu vesâyâyı

İsmail’e inen kurbandan aldım

Gel düşünme akla sığmaz bu ilim

Dergâh-ı Huda’ya uğradı yolum

Kudret haznesinin miftahı dilim

Bilmeyenler sanır dükkândan aldım

Müminin elinde budur beratı

Mümin olan bulur bunda necatı

Miraçtan indirdi savm ü selatı

Hak budur Hazreti Sultan’dan aldım

Âhû der utandım kendi sözümden

Mest olup türaba düştüm özümden

Kanlı yaşlar döker oldum gözümden

Macerayı çeşm-i giryandan aldım

Akın, Bülent (2011b).IV. Murat ve IV. Mehmet Hânendeleri Arasında Diyarbakırlı Bir Alevi-Bektaşi Âşık: Âhû Baba (Karaoğlu)”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi S.59: 284-286.

 

Destan

Padişahım âlem yetti gazâya

Evliyalar itti ikrar önünce

Sadrazam kuşandı gayret kılıcın

Bir şecâat itti izhâr önünce

Çün gazâya ferman itti Zıll-ullah

Cümle hazır oldu fî-sebîl-illah

Âlemler çağrışır Nasrun-min-Allah

Habibin sancağı ensâr önünce

Erenleri bile didi görenler

Ricâl-i gaibden haber verenler

Bunca evliyalar bunca erenler

Yürüdü Ahmed-i Muhtâr önünce

Erenler evliyalar didi beli

Kılıç kabzasına sundular eli

Tanrının aslanı Hazreti Ali

Yürüdü Hayder-i Kerrâr önünce

Altı bin altı yüz Urum erleri

Altmış bin de Horasan’ın beyleri

Hacı Bektaş Veli’nin neferleri

Yürüttü bir cansız divar önünce

Söyünmez çırağı şemi yanımda

Kırk bin derviş semâvatta dönmede

Seri koltuğunda Kevser sunmada

Şems-i Tebriz Molla Hünkâr önünce

Kahramanı kail Sâm-ı Nerimân

Kıbleden şimâlden gelen bunca can

Serdar enbiyânın emrine ferman

Şehidler gaziler Çar yâr önünce

Aradılar İran ile Turan’ı

Çağırdılar Abdulkadir Geylân’ı

Mısır ikliminde Şahı Sultan’ı

Seyyid Ahmed gibi er var önünce

Müftüyle müderris ilim kânları

Huda eksik eylemesin onları

Zülfü baltacılar iç oğlanları

Her birisi gedik umar önünce

Evliya meşâyıh çağrışır Hak dost

Âleme gulgule verdi tabl-ı kûs

Serde altın üsküf sırtta kaplan post

Kırk bin yeniçeri serdar önünce

Her dem şükr ü senâ idelim sana

Medet senden kerem senden Rabbenâ

Yirmi sekiz hafız İnnâ-fetahnâ

Okur cân ü dilden her bâr önünce

Yiğitlerimiz vardır derya misali

Her biri bu vaktin Rüstem ü Zali

Tatar han sayar mı yedi kavali

Baba emrov gibi ayyâr önünce

Piyade oldular bunca solaklar

Yalvaralım Hakka geçsin dilekler

Yerde evliyâlar gökte melekler

Darb vururlar çarh-ı devvâr önünce

Çarkacı yazarlar yiğidin hâsın

Mevlâ kabul itsün kulun duâsın

Topçular çekmede top arabasın

Bunca yol açıcı berdâr önünce

Kırk bin kemankeş zırhlar sökmede

Gaziler ser kesip kanlar dökmede

Cebeciler cephanesin çekmede

Kuşandı silahın tekrar önünce

Evliyalar yüzün kıbleye döndü

Hakka niyaz idüp secdeye indi

Karaca Ahmed Sultan arslana bindi

Yılandan kamçısı bimâr önünce

Mansıb sâhibleri beğler paşalar

Ata başı birlik bile aşalar

Dalgalanup deryâ gibi coşalar

Zırhlı zer külâhlı kullar önünce

İran ile Turan düştü merâka

Nâmeler yazıldı Şam ile Şarka

Bunca zaim bunca merdüm çırağa

Bunca ehli haslar tımâr önünce

Bu gazânın medhin yazsın âlemler

Âlimler ilmiyle döksün rakamlar

Yürüsün altı bin Haşim alemler

Çekilsin sancaklar tuğlar önünce

Âhû ider bu yerlerin harâbı

Bir zaman yaslandık taş ü türabı

Şehidlere sundu Kevser şarâbı

Yürütti saki-i ebrar önünce

Akın, Bülent (2011b).IV. Murat ve IV. Mehmet Hânendeleri Arasında Diyarbakırlı Bir Alevi-Bektaşi Âşık: Âhû Baba (Karaoğlu)”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi S.59: 287-289.

Ne Güzel Uymuş

Yürü var Hakk’a eyle bir amel

Âşıka sevdâ ne güzel uymuş

Aşk oldu evvelâ dünyaya temel

Hikmet-i Mevlâ ne güzel uymuş

Muhabbet nûrudur Hazret-i Sultan

Ol nurdan oldu sûret-i insan

Yedi zemin ile yedi âsûman

Arş-ı muallâ ne güzel uymuş

Direksiz duruyor bu yedi çadır

Bir mah doğuptur münevver aydır

Mübârek gecemiz oluptur kadir

Subhadek esmâ ne güzel uymuş

Bezm-i Elestten gelmişiz dine

Evvelki ikrara durmuşuz yine

Burç on ikidir ay ile güne

Günbed-i hadrâ ne güzel uymuş

Rıdvân’a cennet kapısın açmak

İdris’e güzel hülleler biçmek

Münkire tamu mümine uçmak

Firdevs-i âla ne güzel uymuş

Bu yolda Mansur geldi ikrâra

Enel Hak söyledi çektiler dâra

Âşık olanlar başladı zâra

Bülbül-i şeydâ ne güzel uymuş

Âşık olanın cânadır kastı

Habibullahtır yârânı dostu

Nesimi gör nice yüzdürdü postu

Kazâya rızâ ne güzel uymuş

Hûdâ emretti var oldu âlem

Verdi Cebrail kandile selâm

Arş kürsî dahi levhile kalem

Her türlü eşyâ ne güzel uymuş

Bil bu cihan fânidir fâni

Durmayup akar didemin kanı

Evrâdım oldu Seb’ûlmesâni

Allemel-esmâ ne güzel uymuş

Şeytan görünce düşti inâde

Secdeyi kılmadı kaldı piyâde

Ateş ile toprak âb ile bâde

Âdem’e Havva ne güzel uymuş

Davud’a Zebur Hak ata etti

Okudu bir bir lütfünü bildi

Meryem Ana’dan Ruhullah oldu

İncil’e İsa ne güzel uymuş

Ol Kelimullah kıldı ikdâmı

Verildi Tevrat anıldı namı

Tûri Sinâ’da bin bir kelâmı

Söyleşir Musa ne güzel uymuş

Âhû’nun dosta fedadır canı

Bir pula versen almaz cihanı

Aşk kitabında bu dâsitanı

Eyledi peydâ ne güzel uymuş

Akın, Bülent (2011b).IV. Murat ve IV. Mehmet Hânendeleri Arasında Diyarbakırlı Bir Alevi-Bektaşi Âşık: Âhû Baba (Karaoğlu)”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi S.59: 46-48.

 


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856Doğum YeriGörüntüle
2KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884Doğum YeriGörüntüle
3Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856Doğum YılıGörüntüle
5KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884Doğum YılıGörüntüle
6Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
7RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856Ölüm YılıGörüntüle
8KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884Ölüm YılıGörüntüle
9Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
10RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856MeslekGörüntüle
11KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884MeslekGörüntüle
12Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?MeslekGörüntüle
13RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16RÂŞİD, Ahmed Râşid Efendid. 1785 - ö. 1856Madde AdıGörüntüle
17KÂMÎ, Şa'ban Kâmî Efendid. 1805 - ö. 1884Madde AdıGörüntüle
18Jaklin Çelikd. 10 Kasım 1968 - ö. ?Madde AdıGörüntüle