HASAN HALVETÎ

(d. 138?/? - ö. 1441/845)
tekke şairi
(Tekke / Başlangıç-15. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Doğduğu yer kesin olarak bilinmemekle birlikte kaynakların ekserisi Hasan Hâce’yi Rumeli Yenişehir’i yakınlarında bulunan Koçbasan köyünden göstermektedir (Nimetullah Efendi 44b; Hüsâmeddin Bursevî 86a; İsmail Beliğ 1287: 79). Sicill-i Osmanî’de Mehmed Süreyya’nın, Eş-Şakâ’iku’n-Nu’mâniyye’de ise Taşköprizâde’nin onu Karesili olarak göstermeleri (Mehmed Süreyya 1308: 118; Taşköprizâde 1975: 69), Hasan Hâce’nin Balıkesir’de Emir Sultan’ın emriyle irşat faaliyetinde bulunmasından kaynaklanıyor olmalıdır. Gerek köyünün adının Koçbasanlu Yörükleriyle bağlantılı olması, gerekse köyünde yaşayanların Hicri 859 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-ı Tırhala’da Yörük olarak kaydedilmiş olmasından (Delilbaşı ve Arıkan 2001: 31-33) onun Aydın Yenişehir’inden kaldırılıp Rumeli’ye iskan edilmiş bir aileden geldiği anlaşılmaktadır.

Hasan Hâce’nin şeyhlik makamına 1429’da geçtiği, Sülûk-i ‘Âşıkîn’i de şeyh olduktan sonra kırklı yaşlarında yazdığı (Hasan Hâce a: 131a) ve 1441’de de vefat ettiği düşünülünce 1380’li yıllarda doğmuş olduğu söylenebilir. Çocukluğu hakkında bir şey bilmediğimiz Hasan Hâce ilk tahsilini Koçbasanlar köyünün yakınındaki Yenişehir’de almış (Hüsâmeddin Bursevî: 86b; Hüseyin Vassâf 2011: 353) olmalıdır. Ancak buradaki eğitim genç Hasan’ı tatmin etmemiş olacak ki ilim ve irfan arzusuyla sılasından ayrılıp yollara düşer ve bu seyahatinde bir şeyhe intisap ederek ona hizmet etmeye başlar. Bir müddet sonra gördüğü rüya onun için dönüm noktası olur. Şeyhi de bu rüyası üzerine, “Senün nasîbün bizden degüldür. Burusa’da Emîr Sultân Hazretlerine var. Senün hazz ü sermedin andadur.” deyince genç Hasan, Bursa’nın yolunu tutar (Nimetullah Efendi: 44b). Bursa’ya Emir Sultan Dergâhına gelen Hasan, Emir Sultan’dan iltifat görür ve burada zahirî ve bâtıni ilimleri tedris eder. Emir Sultan’ın gözetiminde uzun süren riyazet ve mücahede ile sülûk menzillerini, tarikat konaklarını ve devre-i beşeriyetini tamamlar. Emir Sultan tarafından yanına Bedrüddin Halife de verilerek Hasan Hâce Balikesir’e şeyh ve halife olarak tayin edilir (Nimetullah Efendi: 46a). 

Uzun yıllar Balıkesir’de halifelik yapan Hasan Hâce, 1429’da Emir Sultan vefat edince Hazretin vasiyeti uyarınca Bursa’ya gelip Emir Sultan Dergahında şeyhlik makamına geçer. 12 yıl bu görevi bihakkın yerine getiren Hasan Hâce, 1441’de Hac dönüşü hastalanır ve Kudüs-i Şerif’te vefat eder. Mezar taşında “Şeyh Hasan er-Rûmî” diye yazılı olduğu (Hüsâmeddin Bursevi: 89a; İsmail Beliğ 1287: 80) rivayet edilse de bugün mezarının yeri meçhuldür.

Hasan Hâce’nin Emir Sultan’ın halifesi ve halefi olmasındansa ardından bıraktığı eserleri onu daha önemli kılmaktadır. Hasan Hâce’yle ilgili kaynakların hepsi Müzîlü’ş-Şükûk isimli bir eserinin varlığından bahsetmekte ve tespit edilen diğer iki eserden söz etmemektedirler. Bununla birlikte bazı eserlerde, “zâhirüni halk begendi sûfî koydurdun adun / Bâtınun dahı arıtgıl varısa Hakdan udun” beytinin Mûzîlü’ş-Şükûk’ta geçtiği (İsmail Beliğ 1287: 80; Atlansoy 1998: 242; Tek 2007: 82) ifade ediliyorsa da bu bilgi yanlıştır. Hüsâmeddin Bursevî mezkur eserinde “Türkî kelimât-ı manzûmeleri dahı vardur ki manîdârlar olup cümleden biri bu beyt-i şerîf ki” (Hüsâmeddin Bursevî, vr. 89b) izahıyla yukarıdaki beyti vermektedir. Nimetullah Efendi ise “Bu beyit dahı hâce hazretinündür.” (Nimetullah Efendi, vr. 50a) demektedir ki bu ifadelerden Hasan Hâce’nin Müzilü’ş-Şükûk’un haricinde de eserlerinin mevcudiyeti anlaşılmaktadır. Yukarıdaki beyitle Sülûk-i Âşıkîn’ın 65a/12’de yer alan “Adum çün oldı halka şeyh efendi /Ne bilsün beni bu halk eyü sandı” beyti birbiriyle anlamca ilişkilidir. Ancak yukarıdaki beyit gerek Sülûk-i Âşıkîn’de gerekse de İlahiyat içinde yer almamaktadır. Aşağıda da bahsedileceği üzere ilahiyatındaki eksikliklerin mevcudiyeti bu meseleyi açıklar niteliktedir.

1. Müzîlü’ş-Şükûk: Tasavvufi içeriğe sahip olan Müzîlü’ş-Şükûk, Hasan Hâce’nin Emir Sultan’ın vefatından sonra yazmış olduğu Arapça eseridir. Hasan Hâce’yle ilgili kaynaklarda sıkça zikredilen bu eser Bursa İnebey Yazma Eser Kütüphanesinde 1701 numarayla Ulucami kısmına kayıtlı olup Bursalı Mehmet Tahir Efendi tarafından Cami-i Kebir Kütüphanesine bağışlanmıştır (Hasan Hâce b: iç kapak; Mehmet Tahir 1972: 105). Mustafa Utku, Müzîlü’ş-Şükûk’u Türkçeye aktararak Emir Sultan Hazretlerinin Menkıbeleri (2011) adlı eserinde yayımlamıştır.

 2. Sülûk-i ‘Âşıkîn: Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesinde 05 Ba 509 numarayla kayıtlı bir mecmuanın içinde 36a-133a sayfaları arasında yer almaktadır. Mensur ve manzum kısımlardan oluşan eser tasavvufla alakadar olup müritlerin yetiştirilmesine yönelik hazırlanmıştır. Aşk, remz, sır, terbiye, mürebbi, nefsin mertebeleri, kurb, şeriat, tarikat, marifet, hakikat gibi tasavvuf mevzuları ile seccade, ibrik, rüya, asa, hırka gibi tarikat adabı ile ilgili konular anlatılmaktadır. Sülûk-i ‘Âşıkîn’de pek çok manzum hikâye de yer almaktadır.

3. İlâhiyât: Yukarıda bahsedilen mecmuanın 134a-146a sayfaları arasında yer alan, üçü eksik, ikisi mahlassız olmak üzere toplam otuz ilahi mevcuttur . Yazmanın fiziki incelemesinde cildin arkası ile içindeki sayfalar arasındaki farkın beş milimetre kadar olduğu tespit edilmiştir. Bahsedilen otuz ilahiden üçünün eksikliği yanında mecmuadaki diğer eserlerde bir noksanlığın bulunmaması, kayıp kısmın ilahilerden olduğunu ortaya koymaktadır. Buradan da basit bir hesapla Hasan Hâce’nin yüzün üzerinde ilahisinin varlığından bahsedilebilir.

Şair, ilahilerinde Hasan, Hasan Halvetî ve Dervîş Hasan Halvetî mahlaslarını kullanmaktadır (Hasan Hâce (c): 134a-145b). İlahiler, lirik, içten bir havayla yazılmıştır. Bu bakımdan Yunus’un tarzına benzemekte, devrinin Tekke edebiyatı mümessilleri olan Eşrefoğlu Rumi, Hacı Bayram, Âşık Yunus, Nizamoğlu gibi şairlerin eserleriyle paralellik göstermektedir. Emir Sultan Hazretlerinin de bir ilahisinin varlığı ve devrinde pek çok tarikat ehlinin şiir ile irşat faaliyetinde bulunması Hasan Hâce’yi bu vadiye sevk etmiş olmalıdır.

Bütün bu malumattan Hasan Hâce'nin döneminin önemli müelliflerinden biri olduğunu söylemek mümkündür. Eserlerine bakıldığında bâtıni ve zahirî ilimleri tahsil etmiş olduğu ve zamanın üç dilini bildiği anlaşılmaktadır. Müzîlü'ş-Şukûk'u her ne kadar Arapça kaleme almışsa da daha geniş kitlelere ulaşabilmek, onların gönüllerinde ve zihinlerinde yer edinebilmek için çevresinin diliyle, çağdaşlarının eserleriyle paralel manzume ve şiirler de yazmıştır. Diğer mutasavvıf şairler gibi onda da sanat ikinci planda yer alır. Daha ziyade söylediklerini müritlerinin anlaması ve böylelikle terbiye olabilmeleri için sade bir dille, canlı bir Türkçeyle yazmıştır. Bu sebeple eserlerinde yer yer aruz ve kafiye hatalarına da rastlanmaktadır.

Hasan Hâce’nin eserlerinde terbiyenin de ayrı bir yeri vardır. O Rabb’in insanları çeşitli hadiseler ve kişiler vasıtasıyla imtihan değil de terbiye ettiğini ifade etmektedir. Terbiyede özellikle tahkiyeden faydalanmıştır. Bahri yumurtalarına bastırılmış bir tavuğu, terbiye edilmiş bir kediyi, Hallac-ı Mansur’la sohbet eden tarağı, Hz. Musa’yla uyuz bir köpek arasındaki olayları konu edinen ve Sülûk-i ‘Âşıkîn’de yer alan, mesnevi tarzında kaleme aldığı manzumeleri dikkat çekicidir. Her ne kadar bu tarzda Şeyhî'nin Harname'si ünlüyse de Hasan Hâce'nin bu manzumeleri, alegorik anlatımı, terbiye ediciliği ve canlı tasvirleriyle ondan aşağı kalmaz. Ancak onun Beyt-i Maktis’te vefat etmesi ile Emir Sultan Dergâhı idaresinin Mehmet Salih’den sonra Celveti şeyhlerinden İshak Efendi’ye, Tayyip Efendi’den sonra da Nakşibendiye tarikatından icazet alan Yağcızâde Ahmed Efendi’ye geçmesi eserlerinin zamanla kaybolmasına ve gündemden düşmesine sebebiyet vermiştir. Bununla birlikte bugün onun eserleri, Osmanlı Devleti’nin ikinci Şeyh Edebali’si olan Emir Sultan Hazretlerinin takipçileri tarafından kurumsallaştırılan Buhariyye tarikatının anahtarı hükmündedir.

Kaynakça

Atlansoy, Kadir (1998). Bursa Şairleri Bursa Vefeyatnamelerindeki Şairlerin Biyografileri. Bursa: Asa Yay.

Bursalı Mehmet Tahir Efendi (1972). Osmanlı Müellifleri. İstanbul: Meral Yay.

Delilbaşı, Melek ve Arıkan, Muzaffer (2001). Hicrî 859 Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-ı Tırhala I. Ankara: TTK Yay..

Hasan Hâce (a). Sülûk-i ‘Âşıkîn. Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi, no: 05 Ba 509/2.

Hasan Hâce (b). Müzîlü’ş-Şükûk. Bursa İnebey Yazma Eser Kütüphanesi Ulucami Kısmı, no: 1701.

Hasan Hâce (c). İlâhiyât. Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi, no: 05 Ba 509/3.

Hüsâmeddin Bursevî. Menâkıb-ı Emir Sultân. Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi Pertev Paşa Koleksiyonu, no: 457.

İsmail Beliğ Efendi-i Bursevî (1287). Güldeste-i Riyâz-ı İrfân ve Vefeyât-ı Dânişverân. Bursa: Hüdavendigar Matbaası.

Mehmed Mecdî (1269). Terceme-i Şakâ’ik-i Nu’mâniyye. İstanbul: Matbaa-i Amire.

Mehmed Süreyya (1308). Sicill-i Osmanî 1. Cilt. İstanbul: Matbaa-i Amire.

Mehmed Şemseddin (1997). Yâdigâr-ı Şemsî Bursa Dergâhları. (hzl. Mustafa Kara ve Kadir Atlansoy). Bursa: Uludağ Yay..

Nimetullah Efendi. Menâkıb-ı Emir Sultân. Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Efendi Koleksiyonu, no: 1112.

Osmânzâde Hüseyin Vassâf (2011). Sefîne-i Evliyâ 1. Cilt, hzl. Mehmet Akkuş ve Ali Yılmaz, İstanbul: Kitabevi Yay..

Taşköprizâde (1975). eş-Şakâ’iku’n-Nu’mâniyye. Beyrut: Dârü’l-Kitâbü’l-‘Arabî.

 Tek, A. (2007). "Emir Sultan ve Erguvan “Toplumsal Bir Çağrı”". Emir Sultan Dergâhı Postnişînleri. (Ed.) Enes Keskin. Bursa: Uludağ Yay. 81-93.

Utku, Mustafa (2011). Emir Sultan Hazretlerinin Menkıbeleri. İstanbul: Uludağ Yay..

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ SİNAN UYĞUR
Yayın Tarihi: 20.09.2013

Eserlerinden Örnekler

 Sülûk-i ‘Âşıkîn’den

 Buncılayın ola dahı sad hezâr

 Dinle yine eydeyim uş bir haber

 Pes bilürsin kim tavuk yumurdası

 Niçedür o vardur anun hassası

 Diyelüm kim niçedür keyfiyyeti

 Anla vardur anun kabiliyyeti

 Hem-dahı bir lokmadur biri anun

 Anlagıl ger varısa ‘aklun senün

 Dinle işbu sözde ma’ni togısar

 Bahri yumurdasın tavuk basar

 Müddetile ol yumurda kan olur

 Dirilüp ol kan içinde cân olur

 Et ü deri ve sünük biter yine

 Tüyi biter yine anun üstine

 Müddetile çünki va’de irişür

 Çıkmaga iver düni gün dürüşür

 Gör ki niçe yazmış ol Rabbü’l-Enâm

 Ol yumurda şak olup çıkar gulâm

 Çagrışu başlar bular ol-dem hemân

 Kısmetin isteyüben virmez emân

 Uydurı başladılar anası bu kez

 Avlayı başladılar anlar meges

 Anası önine düşüp gör n’ider

 Aluban bunları taşıra gider

 Taşıra çıkdı bular gördi hemân

 Pitmişidi anda hôş çayır çimen

 Çayıra togrı bular ‘azm itdiler

 Anasını kodı bular gitdiler

 Anası pâyına düşdi çagırur

 Gelün iy ogullarum der kıgırur

 Düşdi sahrâya bular seyrân kılur

 Anası bunlara yanar yakılur

 Didi iy ciger gûşem dinlen beni

 Ne dirüm nasihatum anlan beni

 Sizden öndün varıdı ogullarum

 Bana uyardı o datlu cânlarum

 Terk idüp gitmezidi anlar beni

 Ben ne dirsem hoş dutarlardı beni

 Hem dahı mûnis idi benümile

 Nireye gitsem uyarlardı bile

 Siz benüm sözüme hîç uymadunuz

 Nasihatum kulaga koymadunuz

 Pes gerek kim siz beni dinleyesiz

 Hem dahı ne didigüm anlayasız

 Dilerem kim benümile dâyimâ

 Kanda gidersem düşesiz pâyıma

 Yazıya gitmen beriye dönünüz

 Tâ ki sizden râzî ola ananuz

 Bu cevâbı çünki işitdi bular

 Yügrüşüp ol-dem katuma geldiler

 Anası ol-dem yine oldı ferah

 Aldı bunları hemân dem dutdı râh

 Aldı gitdi bunları bir dem yine

 Pakınurdı sagına hem solına

 Aşarıdı kanda bassa bir kadem

 Yeyesi gösterdi bunlara hem 

 İşbu resme gideriken nâgihân

 Mezbelelik öñine geldi hemân

 Diledi kim çıka anun üstine

 Ol necâseti depretmek kasdına

 Anasına dönüben söylediler

 Bu ne işdür kim idersin didiler

 Bu necâsetdür acı datlu degül

 Bu yemek hîç bize lezzetlü degül

 Yine anası bulara söyledi

 Ben ne-kim virsem siz anı yen didi

 Çünki bu sözi işitdiler bular

 Anasın kodı bunlar gideler

 Anası bunlara çagırur yine

 Gitdi yine bunlarun bilesine

 Gideriken bir araya irdiler

 Göl varıdı anda nâgâh gördiler

 Çünki bahrîler bu göli gördiler

 Yügrüşüp ol-dem göle döküldiler

 Bahrîdür aslı anun cânı sudur

 Gerçi zâhir delü ma’nî usludur

 Suya yüzmek anun aslıdur ezel

 Şeyle kısmet eylemişdür Lem-yezal

 Su kenârında tavuk kaldı bugur

 Gelün iy ogullarum dir kıgırur

 Kulaga koymazlar anun sözini

 Seyr iderler anda ol su yüzini

 Tala başladı bular su içine

 Ortadan talıp çıkarlar uçına

 Bir uçından taluban batar yine

 Çıkuban görinür orta yirine

 İşbu resme suda raks urur bular

 Gâh görinür gâh yine batar talar

 Çün buları gördi bu hâlde anası

 Kim denize talmış ol dür dânesi

 Didi anası ‘aceb bu sır nedür

 Bilmezidi aslı anlar bahridür

 Çünki bildün aslı anlar bahridür

 Suya oynamak bularun fahridür

 Dinle imdi bu yana tavuk n’ider

 Gâh gelür kenâra gâh girü gider

 Gâh depredüp yeri eşer bir zamân

 Gâh dönüp gelür yine kılur figân

 Dir ki iy yavrularum n’oldı size

 Bu suda ne görinür gözünüze

 Bizüm aslımuz suya girmiş degül

 Bu işi hîç kimsene görmiş-degül

 Bu kezin eydür bular ey anamuz

 Şimdi râhat oldı bizüm cânımuz

 Sen-dahı gir içerü bizimile

 Seyr idelüm bu makâmı zevkıla

 Çıkmayısaruz dahı biz taşıra

 ‘Ömrümüz bunda gire bin yaşa ire

 Ger dilersen sende râhat bulasın

 İşbu deryâya özüni salasın

 Tâ bu deryanun bilesin aslını

 Hem kılasın anda ol cân guslını

 Pes yine gördi tavuk kim çâre yok

 Bunları çıkarmaga müdâre yok

 Didi-ne siz beni terik etdünüz

 Yakdınuz fürkat odını gitdünüz

 Didi birbirine gelün varalum

 Anamuzı dahı hem getürelüm

 Görelüm suya yüzer mi ol-dahı

 Yohsa bilmez mi suya yüzmek-dahı

 Suya yüzmek bilse oldur anamuz

 Bilmezise bil-ki oldur dayamuz

 Yügrişüp tavuk katına geldiler

 Anı dahı suya da’vet kıldılar

 Tavuk eydür bilmezem biz yüzmege

 Sizcileyin su içinde gezmege

 Bizüm aslumuz suya yüzmiş degül

 Aslımuzdan kimsene kalmış degül

 Bildiler bu kez bu anası degül

 Hem suya yüzmek bunun hûyı degül

 Sen degilmişsin didiler anamuz

 Şimdi bildük kim bizümsin dayamuz

 Didiler cevâbımuz degdi tamâm

 Dahı kılmadı bize bunda kelâm

 Bu bizüm hâlimüze yâr olmadı

 Bahri talmadı çü gevher bulmadı

 Didiler sen kal esen biz giderüz

 Çünki bulduk bahri berri n’iderüz

 Böyle diyüp dahı oldılar revân

 ‘Azm-i deryâ kıldılar ol-dem hemân

 Aslı bahrîdür yine deryâ diler

 Tavuk anda kaldı anlar gitdiler

 Hasan Hâce (a). Sülûk-i ‘Âşıkîn. Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi, no: 05 Ba 509/2, 53a/7-56a/4.

 İlâhiyâtından

 Zâhirâ cevher satarvan lîkî kurşundur yüküm

Arı söz inci düzerven la'lüme bakman benüm

Hem riyâ tarlasına saçdum kinâyet tohmını

Râhımuñ çıgırı oldur yoluma bakman benüm

Gaybetüm hâsılı bitdi uzayup baş bagladum

Ögerem da'vâ kıluban lâfuma bakman benüm

Çün küdûret oragıla biçerem hâsılumı

Baglaram şiddet demedin fi'lüme bakman benüm

Çekerem kizb kañlısın hırs yüküni

Yıgaram daglar gibi ef'âlüme bakman benüm

Fitne dükkânın kuruban haykıram nifâkıla

Dökdügüm âfeti olur âlâfuma bakman benüm

Vây baña kim bu nuhûset tozuna gark olmışam

Çalaram isrâf çerüsin hıfzuma bakman benüm

Savırup efkârile virdüm hevâya küllisin

'Ambârum boş azugum yok rûzuma bakman benüm

Bu Hasan Halveti’nüñ dutdı dimâgın mâ-sivâ

Zâhirüme kur'a salup kalbüme bakman benüm

Hasan Hâce (c). İlâhiyât. Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi, no: 05 Ba 509/3, 138a/11-140a/4.

İlâhiyâtından

Gelün gelün ‘âşıklar bugün dôsta gidelüm

Mürşid elin dutuban bugün dôsta gidelüm

Kalmayalum bu ilde bu il gurbet ilidür

Erden himmet aluban bugün dôsta gidelüm

Geyüben er himmetin sür meydâna ‘ışk atın

Tonanup dôst hil’atın bugün dôsta gidelüm

Düşenler dôstdan ayru ne sagdur ol ne sayru

Dôst ana kılur çâre bugün dôsta gidelüm

Dôst bahçasınun güli cân kuşıdur bülbüli

Biz dahı bülbül olup bugün dôsta gidelüm

Mustafâ sözin işit dünyâ zindândur ko git

Açukdur dôst kapusı bugün dôsta gidelüm

Dervîş Hasan Halvetî cânına düşdi ‘ışk odı

Yoldaş olalum bile bugün dôsta gidelüm

Hasan Hâce (c). İlâhiyât. Amasya Beyazıt İl Halk Kütüphanesi, no: 05 Ba 509/3, 141b/6-12.


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1HÜSAYN PİRİYEVd. 1938 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2NURŞANÎ, Ali Ayhand. 01.02.1959 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
3MUSTAFA GÜLÜMd. 1946 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4RIZÂ, Necccârzâde Şeyh Rızâd. 1679-80 - ö. 7 Şubat 1746MeslekGörüntüle
5ZİHNÎ, Pervâne Salih Deded. ? - ö. 1663MeslekGörüntüle
6MÜSTAKÎM, Mehmed Müstakîm Efendid. ? - ö. 1708-10MeslekGörüntüle
7EBU HAMİDd. ? - ö. 1412Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
8ERZİNCANÎ, Pîr Muhammed Bahâeddind. ? - ö. 879/1474Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
9İBRÂHÎM TENNÛRÎd. ? - ö. 1482Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
10MAHMÛD, Bedreddin Mahmûd Efendid. ? - ö. 1508Madde AdıGörüntüle
11SEYFÎ, Seyfî Çelebid. ? - ö. 971/1563’ten önceMadde AdıGörüntüle
12NÛRÎ, Aşçıbaşızâde Kîlârî Nûrî Ağad. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle