HASÎB, Uşşâkîzâde Seyyid İbrahim

(d. 1664/1075 - ö. 1724/1136)
biyografi yazarı, müverrih ve divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 18. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

1075/1664'te ailesinin beşinci çoçuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Asıl ismi İbrahim’dir. Kaynaklarda şairin tam ismi Seyyid İbrahim Hasîb Efendi olarak kayıtlıdır. Osmanlı ilmiye sınıfı arasında mühim bir yere sahip olan Uşşâkîzâdeler ailesinden Seyyid Abdülbâkî Efendi’nin oğludur. Annesi Nakibüleşrâf Seyrekzâde Seyyid Abdurrahman Efendi’nin kızı Sâliha/Şerîfe Hanım’dır (Majer 1978: 121). Şairin seyyidliği anne tarafından gelmektedir. Babasının dedesi Halvetiyye tarikatının Uşşâkiye kolunun kurucusu Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’dir. Seyyid İbrahim Efendi’nin nisbesi olan “Uşşâkîzâde” hakkında kaynaklarda ihtilaf mevcuttur. Türkçe kaynaklar şairin nisbesini “Uşşâkîzâde”, yabancı dildeki kaynaklar ise “Uşakîzâde” şeklinde bildirmektedir. Özellikle şairin Zeyl-i Şekâ’ik’inin tıpkıbasımını yapan H. J. Kissling ve eser üzerinde doktora tezi hazırlayan H.G. Majer, şairin Uşşâkî tarikatıyla alâkasının bulunmadığını ve aslen Uşaklı olduğunu bildirerek “Uşakîzâde” adlandırmasının doğru olacağı kanaatindedirler (Majer 1978: 103). Hem Zeyl-i Şekâ'ik’ta hem de Evliya Çelebi’nin Seyâhatnâmesi’nde Türkçe “uşak” ismi, Arapça “âşık” kelimesinin çokluk hâli “uşşâk”la karıştırılarak sehven “ﻋﺸﺎﻖ” şeklinde yazıldığı bilgisi dikkate alındığında, Kissling ve Majer’in adlandırmasının uygun olacağı sonucu ortaya çıkmaktadır (Dağlı vd. 2005: 23).

Seyyid İbrahim Efendi önce babasından, onun ölümü üzerine Muttalibzâde Mehmed Sâlih Efendi, Kazasker Ak Mahmûd Efendi ve Kazasker Abdülbâkî Ârif Efendi’den dersler almıştır. İyi bir tahsil alan İbrahim Efendi, babasının 1090 Receb/1679 Ağustos’unda Mekke kadılığına tayin edilmesiyle mülazemete kabul edildi. Belli bir süre alt derecedeki medreselerde görev yaptıktan sonra 11 Cemâziyelevvel 1098/25 Mart 1687’de Şeyhülislâm Ankaravî Mehmed Emîn Efendi’den imtihanı geçerek yirmi üç yaşında Muharrem Ağa Medresesi müderrisliğine getirildi. 10 Rebîülevvel 1101/22 Aralık 1689’da Şehzadebaşı’ndaki Ebülfazl Mahmûd Efendi, 16 Safer 1105/17 Ekim 1693’te yine Şehzâdebaşı yakınlarındaki Hammâmiyye ve 6 Zilhicce 1106/18 Temmuz 1695’te Ûlâ-yı Hüsrev Kethüda Medresesine tayin edildi. 11 Zilkade 1110/11 Mayıs 1699’da Sahn-ı Semân medreselerinden birine, 22 Safer 1112/8 Ağustos 1700’de Çarşamba’da Kovacıdede mahallesindeki Ûlâ-yı Zekeriyyâ, 14 Şevvâl 1113/14 Mart 1702’de Edirnekapı’daki Ayşe Sultan Medresesesi’ne atandı. Bu arada Zeyl-i Atâyî’ye zeyl yazdığı, dönemin şeyhülislamı Seyyid Feyzullâh Efendi tarafından duyulunca 1702’de Edirne’ye davet edildi. Kendine Evreşe kazası arpalık olarak tevcih edildi. Ayrıca şair, Seyyid Feyzullah Efendi’yle olan samimiyetini ilerleterek onun meclislerine dâhil oldu (Özcan 1989: 565-67).

Şeyhülislâm Feyzullâh Efendi’nin ilmî ve idari kadroları çocukları ve yakınlarına tevcih ettirmesi, terfi bekleyen ulema arasında hoşnutsuzluğa yol açmaktaydı. Bunun sonucunda ortaya çıkan ve Osmanlı tarihlerinde Edirne Vakası olarak zikredilen isyanda Feyzullâh Efendi’ye yakınlığı bilinen Seyyid İbrahim Efendi de zarar gördü. İsyan esnasında Uzuncaova’ya kaçtı. Burada da kendini güvende hissetmeyince isyanın bitmesine yakın Edirne’ye geri döndü. Şeyhülislam ve maiyetine yakınlığı aleyhinde kullanıldı ve rütbesi tenzil edilerek Beşiktaş’taki Barbaros Hayreddin Paşa Medresesi’nde görevlendirildi. 1704 yılından itibaren tekrar yükselmeye başlayan İbrahim Efendi 20 Rebîülâhir 1116/22 Ağustos 1704’te mûsıla-i Süleymâniyye rütbesiyle Sâniye-i Sarây-ı İbrahim Paşa Medresesine tayin edildi. Hasîb'in ilk kadılığı 1706 Ağustos’unda Medine’ye gönderilmesiyle başladı. Burada şeyhülharemlik rütbesine sahip oldu. Kendi arzusuyla Medine kadılığından ayrıldıktan sonra Mandalyat ve Ayazmend kazaları arpalık olarak verildi. 15 Şevval 1125/4 Kasım 1713’te İzmir kadılığına getirildi ve bir yıl sonra azledildi. Kendisine Gediz ve Yenipazar kazaları arpalık olarak verildi. Bundan sonra herhangi bir görev almayan Seyyid İbrahim Efendi 2 Şevval 1136/24 Haziran 1724’te vefat etmiş ve Nişancı Paşa Camii karşısındaki Keskin Dede Mezarlığına defnedildi.

Hasîb'in bilinen üç eseri vardır:

1. Zeyl-i Şekâ’ik: Uşşâkîzâde Hasîb’in eserleri arasında en meşhurudur. Taşköprüzâde Ahmed Efendi’nin kaleme aldığı eş-Şekâ’iku’n-Nu‘mâniyye Fî Ulemâ'i’d-Devleti’l-Osmâniye adlı esere, Nev‘îzâde Atâyî’nin Hadaîku’l-Hakâyık Fî Tekmileti’ş-Şekâ’ik adıyla yazdığı zeyle yapılmış zeyldir. Müstakil bir ismi bulunmayan eser Zeyl-i Atâyî, Zeyl-i Şekâ’ik ya da müellifin kendi tabiriyle Zeyl-i Zeyl, Tekmiletü’z-Zeyl isimleriyle anılmıştır. Nev‘îzâde Atâyî’nin 1634’te vefat etmesi sonucu Hada'iku’l-Hakâyık Fî Tekmileti’ş-Şekâ’ik’in 17. tabakası olan Sultan IV. Murad devri ulema ve şeyhlerinin biyografileri yarım kalmıştır. Hasîb, öncelikle Atâyî’nin zeylini ikmâl ederek Şekâ’iku’n-Nu‘mâniyye külliyatını 21. tabaka olan II. Ahmed dönemine kadar getirmiştir.

Eser, 1042-1106/1634-1694 yılları arasında yaşamış yaklaşık 528 kişinin biyografisini ihtiva etmektedir. Hasîb, zeylini 1699 yılında yazmaya başlamış ve 1702 yılında bitirmiştir. Şeyhî, Hasîb’in bu zeyli kaleme almaya Şeyhülislâm Feyzullâh Efendi tarafından 1703 yılı Şubat’ında görevlendirildiğini belirtmekteyse de bu, zeylin tamamlanma tarihini göstermektedir (Gündoğdu 2012: 234). Hasîb, zeylini kaleme alırken seleflerinin metodunu takip ederek her padişah dönemini bir tabakaya ayırmıştır. Padişahın ölümünden sonra dönemin vefeyâtını kaydetmiş ve yine o dönemin kısaca tarihini yazmıştır. Ardından aynı dönemde görev yapan sadrazam, şeyhülislam, kazasker ve İstanbul kadılarının listesini vermiştir. Ayrıca müellif biyografisini verdiği şahısla alakalı herhangi bir latife, hikâye, kerâmet vb. anekdotlar varsa bunları da eserine dâhil ederek kitabını yeknesak bir anlatımdan kurtarmıştır. Şair olan ulema ve meşâyihin şiirlerinden örnekler sunmuş, varsa ilmî ve edebî eserlerinin isimlerini zikretmiştir. Kitabın dili, bahis konusu edilen şahsiyetin Osmanlı ilmiye sınıfındaki yerine göre sadeleşmekte ve ağırlaşmaktadır. Yazar özelikle şeyhülislamlar, nakibüleşraflar ve kendi aile efradından bahsettiği bölümlerde sanat kaygısı güderek üçlü, dörtlü Farsça terkiplerle kurulmuş uzun, secili cümleler kullanmaya özen göstermiştir.

Zeyl-i Şekâ’ik, Şeyhülislâm Feyzullâh Efendi’ye ithaf edilmiştir. Zeylin tamamlanma tarihiyle Edirne Vakası’nın zuhuru aynı döneme denk gelmiştir. Yazar zeylini beyaza çekemeden isyan başlamış, başına gelen olumsuzluklar neticesinde eserini yakmayı dahi düşünmüştür. Sonraki yıllarda esere çeşitli ilaveler yaptıktan sonra mevcut ithafı değiştirmeksizin Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’ya yönelik ithafı da ekleyerek eserini tebyiz etmiştir. Eserin dokuzu Türkiye’de, dördü yurtdışında olmak üzere on üç nüshası bulunmaktadır. Süleymaniye Kütüphanesinde kayıtlı yazma (Hafid Efendi 242) muhtemel müellif hattı yahut müellif tarafından kontrol edilmiş nüshadır. Eserin Viyana nüshası Kissling tarafından tıpkıbasım hâlinde yayımlanmıştır (1965).

Uşşâkîzâde, haklarında malumat verdiği âlim ve şeyhlerin ancak bir kısmını tanımış olabileceğinden eser kaynak olma bakımından dikkatli kullanılmalıdır. Bu arada eserdeki rivayetlerin şifahi ve resmî kaynakları tespit edilebilmektedir. Yazarın isimlerini zikrettiği kaynaklar arasında şu isimler yer alır: Abdî Halîfe, Abdî Paşa, Baldırzâde Selîsî, İsazâde Abdullah, Kâtip Çelebi, Kara Çelebizâde Abdülaziz, Muhibbî Muhammedü’l-Emîn, Nazmî Efendi, Riyâzî Mehmed Efendi, Seyyid Mehmed Rıza ve Şârihü’l-Menârzâde Ahmed. Şifâhî bilgileri babasından, dedelerinden, meslektaşlarından ve hâl tercümesi yazılanların çağdaşlarından almıştır (Majer 1997: 79).

Uşşâkîzâde’nin Zeyl-i Şekâ’ik’indeki ifadelerinin müphem, bilgilerinin eksik ve karışık olduğu Şeyhî Mehmed Efendi tarafından tenkit edilmiştir. Şeyhî, eserin eksik yönlerini tamamlamak suretiyle daha düzgün bir zeyl yazmak için Vekâyiü’l-Fuzalâ’yı kaleme almış, fakat Zeyl-i Şekâ’ik’teki bilgileri olduğu gibi kullanmaktan geri kalmamıştır (Gündoğdu 2012: 233).

2. Târîh-i Uşşâkîzâde: Eserin varlığından şimdiye kadar pek bahsedilmemiştir. Nitekim Râmiz Efendi, Hasîb hakkında bilgi verirken “Atâyî Efendi merhûmun zeylini cildeyde tezyîl eylemiştir” demek sûretiyle Târîh-i Uşşâkîzâde’yi Zeyl-i Şekâ’ik’in nüshalarından biri zannetmiştir. Şüphesiz bunda eserin, doğrudan doğruya Zeyl-i Şekâ’ik’in devamı niteliğinde olması önemli etkendir. Eser 1106/1694 yılından başlamak suretiyle, her ne kadar Zeyl-i Şekâ’ik’in devamı niteliğinde olsa da bizzat müellifin bildirdiği üzere Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin Ravzatü’l-Ebrâr’ı tarzında bir tarihtir. Tarihini yazma sebebini anlatan Uşşâkîzâde, zeylin yazımı bittikten sonra henüz temize çekilmeden Edirne Vakası'nın meydana geldiğini, zor durumda kaldığını, bir ara elindeki müsveddeleri yakmayı düşündüğünü, Çorlulu Ali Paşa’nın sadrazam olması üzerine caize alabilmek ümidiyle eseri beyaza çekip ona takdim ettiğini, paşanın eseri beğenerek Karaçelebizâde Tarihi’ne benzer bir tarih yazmasını istediğini bunun üzerine de Târîh-i Uşşâkîzâde’yi kaleme aldığını bildirmektedir. Eser muhteva bakımından üç kısımda incelenebilir. Birinci kısımda yazar kendi adından, eseri yazma sebebinden ve daha önce kaleme aldığı Zeyl-i Şekâ’ik’ten bahseder. İkinci kısımda 1106/1695 yılında II. Mustafa’nın tahta çıkışından başlayarak 1124/1712’ye kadar kronolojik sırayla her yılın olaylarını anlatır ve o yıl vefat eden ulema ve meşâyihin biyografilerini verir. Üçüncü kısım, yazarın Medine kadılığında bulunduğu sırada Şeyhî Mehmed Efendi tarafından yazılmıştır. Kitap, 20 Safer 1124/29 Mart 1712 tarihinde Kâğıthâne’de Sadrazam Yûsuf Paşa’nın sultana verdiği ziyafet, Alibeyköy’deki at koşuları ve o gün doğan şehzâde ve sultanın doğumuyla sona ermektedir. Eserin tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde (Es‘ad Efendi 2438) kayıtlı olup Raşit Gündoğdu tarafından neşredilmiştir (2005).

3. Siyerü'n-Nebî: Eserin varlığını bildiren yegâne kaynak, Bursalı Mehmed Tâhir’in Osmanlı Müellifleri adlı kitabıdır. Bu bilgiden hareketle Agâh Sırrı Levend de şairin siyerinin olduğu bilgisini vermektedir. Diğer biyografik kaynaklarda bu hususla alâkalı hiçbir kayıt yoktur. Uşşâkîzâde’ye ait olduğu bildirilen bir Siyerü'n-Nebî üzerinde yüksek lisans tezi hazırlanmıştır (Erdem 2000)). Söz konusu eser 1308/1890-91 tarihinde İstanbul’da Matbaa-i Osmaniye’de basılmıştır. Manzum bir siyer olan eser, edebiyat tarihimizde kaleme alınmış en hacimli siyerlerdendir. 14617 beyti havi mesnevi nazım şekliyle yazılan kitap, 117 alt bölümden oluşmaktadır. Hz. Peygamber’in doğumundan evvel zuhur eden hadiselerin anlatılmasıyla başlayan siyer, Hz. Peygamber’in vefatının anlatıldığı kısımla sona ermektedir. Kitabın Uşşâkîzâde Hasîb’e ait olduğu bilgisi şüphelidir. Hem eserin başında bulunan ön sözde hem de metnin içinde eseri kaleme alan kişiye dair hiçbir kayıt yoktur. Ayrıca eser üzerinde yapılan ayrıntılı incelemede Uşşâkîzâde’nin mahlası olan Hasîb’e de rastlanmamıştır. 

Hasîb'in edebî şahsiyeti hakkında tezkire yazarları övgü dolu ifadeler sarf etmişlerdir. Bilhassa Zeyl-i Şekâ’ik’i takdir ederek onun usta bir nâsir olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Şairin şiirlerinin de güzel olduğunu beyan ederler. Divan tertip edip etmediği hususunda herhangi bir malumatın bulunmadığı Seyyid İbrahim Efendi, şiirlerinde Hasîb mahlasını kullanmıştır. Büyük Türk Klâsikleri’nde sehven şairin Dîvân'ı olduğu bildirilmiş ve Çorumîzâde Seyyid Mehmed Hasîb’in şiirleri Uşşâkîzâde Hasîb’e mâl edilmiştir. Şairin mecmualarda kayıtlı olan şiirleri Hasîb mahlaslı diğer şairlerin (Mü’minzâde Ahmed Hasîb, Hasîb-i Üsküdârî, Çorumîzâde Seyyid Mehmed Hasîb) şiirleriyle karışmış vaziyettedir.

Kaynakça

Abdulkadiroğlu, Abdülkerim (hzl.) (1999). İsmail Beliğ, Nuhbetü’l-Âsâr Li-Zeyli Zübdetü’l-Eş‘âr. Ankara: AKM Yay. 68.

Akbayar, Nuri (1996). Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay. 649.

Babinger, Franz (1992). Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri. (çev. Coşkun Üçok). Ankara: KB Yay. 283-84.

Bursalı Mehmed Tâhir (1342). Osmanlı Müellifleri. C III. İstanbul. 17.

Dağlı, Yücel vd. (2005). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi. C. 9. İstanbul: YKY Yay. 23.

Erdem, Mehmet (2000). Seyyid İbrahim Hasîb Uşşâkîzâde’nin Siyerü’n-Nebî’si. Yüksek Lisans Tezi. Fırat Üniversitesi.

Erdem, Sadık (hzl) (1994). Râmiz ve Âdâb-ı Zurâfâ’sı. Ankara: AKM Yay. 74-75.

Gönül, Behcet (1945). “İstanbul Kütüphanelerinde Al- Şakᾱ’ik Al-Nu‘mâniya Tercüme ve Zeyilleri”. Türkiyat Mecmuası VIII: 136-168.

Gündoğdu, Raşit (hzl.) (2005). Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi-Uşşâkîzâde Târîhi. İstanbul: Çamlıca Basım Yay. 

Gündoğdu, Raşit (2012). “Uşşâkîzâde İbrahim Efendi”.  İslâm Ansiklopedisi. C. 42. İstanbul: TDV Yay. 233-34.

İnce, Adnan (hzl.) (2005). Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: AKM Yay. 285-86.

İpekten, Haluk vd. (1987). “XVIII. yy. Divan Nazmı”. Büyük Türk Klâsikleri. İstanbul: Ötüken-Söğüt Yay. 212-13.

Kissling, Hans Joachim (hzl.) (1965). Zeyl-i Şakᾱ’ik. Wiesbaden: Otto Harrasowitz. III-XVII.

Kurnaz, Cemal-M. Tatcı, (hzl.) (2001). Mehmed Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâilî. C. I. Ankara: Bizim Büro Yay. 816.

Levend, Agâh Sırrı (2008). Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara: TTK Yay. 356-59.

Majer, Hans Georg (1978). Vorstudien Zur Geschichte Der İlmiye Im Osmanichen Reich. München: R. Trofenik. 61-100, 103, 121, 173-276.

Majer, Hans Georg (1997). “Uşşâkî-zâde”. İslâm Ansiklopedisi. C. XIII. Eskişehir: MEB Yay. 77-80.

Oğraş, Rıza (hzl.) (2001). Es’ad Efendi ve Bagçe-i Safâ-endûz’u. 113-114. E-kitap: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-219113/h/bahce.pdf [erişim tarihi: 05.12.2013]

Özcan, Abdülkadir (hzl.) (1989). Fındıklılı İsmet, Tekmileti’ş-Şekâyık Fî Hakk-ı Ehli’l-Hakâyık. İstanbul: Çağrı Yay. 334.

Özcan, Abdülkadir, (hzl.) (1989). Şeyhî Mehmed Efendi, Vekâyiü’l-Fuzalâ. C. 4. İstanbul: Çağrı Yay. 565-67.

Seyyid İbrahim Hasîb. Zeyl-i Şekâ'ik. Süleymaniye Kütüphanesi Hâfid Efendi 242.

Seyyid İbrahim Hasîb. Siyerü'n-Nebî. (1308). İstanbul: Matba'a-i Osmâniye.

Uğur, Ali (1986). The Ottoman Ulemâ in The Mid-17 th. Century, An Analysis of The Vakâ’i‘ü’l-Fuzalâ of The Mehmed Şeyhî Efendi, Berlin: Klaus Schwarz Verlag. XIII-XXI.

Yöntem, Ali Cânib (1928). “Vekᾱyiü’l-Fuzalâ”. Hayat Mecmuası  III/75: 2-3.

Zübeyiroğlu, Ruhsar (hzl.) (1989). Mecmû‘atü’t-Terâcim, Mehmed Tevfik Efendi. Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: ARAŞ. GÖR. RAMAZAN EKİNCİ
Yayın Tarihi: 09.12.2013

Eserlerinden Örnekler

Şeyhülislâm Bahâyî Efendi'nin Zeyl-i Şekâ'ik'te Yer Alan Biyografisi

el-Mevlâ el-Fâzıl Şeyhü’l-İslâm Bahâyî Efendi

el-Fâzıl ve’l-Hibrü'l-kâmil Mehemmed bin Abdü’l-azîz bin Sa‘dü’d-dîn bin Hasan Cân.

Azîz-zâde Efendi azîz-i Mısr-ı kerem

Her ân ehl-i recâ dergehinde nâsıye-mâl

Çehre-i muhaddere-i beyân-ı hâli, arûz-ı gubâr-ı tahrîrden berî ve şemse-i eyvân-ı rif‘at ü şânı dîde-i remed, dîde-i vehm ü hayâlden mütevârî, dürr-i bî-bahâ-yı sadef-i bahr-i vücûd, câm-ı cihân-nümâ-yı fazl-ı nâ-mahdûd, mecmû‘a-i ilm ü kemâline safha-i mevc-engîz-i deryâ bir cild-i Bulgârî ve cevher-i fazl u efzâline semâ-yı zâtü’n-nücûm ulyâ bir sanduka-i sedefkârîdür:

Nazm

Semend-i hâmeye medhinde gelmez âsâyiş

İderse her ne kadar geşt deşt-i imkânı

Ser-defter-i ulemâ ve ser-çeşme-i fuzalâ hâ’iz-i fezâ’il-i haseb ü neseb, fâ’iz-i mehâsin-i mevrûs u mükteseb Mevlânâ el-fâzıl Mehemmed Bahâyî Efendi hıdmetleridür ki vâlid-i mâcidi sudûr-ı devlet-i Ahmed Hânî’den zîb-efzâ-yı sahâyif-i Zeyl-i Atâyî olan Abdü’l-azîz Efendi’dür ki mu‘allim-i makâm-ı Murâd Hânî Sa‘adü’d-dîn-i Sânî cenâblarınun mahdûm-ı râbi‘i olmagla Hasan Cân’a vâ-beste ve mâder-i ferhunde-ahterleri Ebu’s-su‘ûd-zâde Mustafâ Efendi kerîme-i mükerremeleri olmagın allâme Ebu’s-su‘ûd hazretlerine peyvestedür. Bin on hudûdında tayy-ı merâhil-i vücûd iderek vâsıl-ı ser-menzil-i şühûd olup, dest-yârî-i tab‘-ı nakkâd ile i‘mâl-i re’sü’l-mâl-i isti‘dâd ve imdâd-ı sa‘y ü ictihâd ile iş‘âl-i nâ’ire-i zihn-i vakkâd itdükde âti’t-terceme Şeyhü’l-İslâm Abdü’r-rahîm Efendi himmetiyle teşyîd-i mebânî-i ulûm u tertîb-i mukaddemât-ı mantûk u mefhûm kılup, mir’ât-ı cihân-nümâ-yı tab‘-ı sâfî güherleri mıskale-i hidâyet ile cilâ-dâde ve mertebe-i isti‘dâd u kabûli fevka’l-‘âde olmagın her safha-i varaka-i küttâb ki mukâbil-i nazar-ı iksîr-eserleri olurdı, levh-i cilâ-dâde-i Mânî gibi nigâr-hâne-i hayâllerinde müressim ve hızâne-i hâfızaları zülâl-i füyûzâta mukassim olup, fusûl ü ebvâbı ve su’âl ü cevâbıyla hâzır bulurdı. Bu resm üzere mû-şikâf tedkîk ve nihâyet tahkîk ile mümtâz olmışlar idi. Amm-i mihter-i mükerremleri Şeyhü’l-İslâm Hâce-zâde Mehemmed Efendi’den ihrâz-ı şeref-i mülâzemet ve yigirmi altı hudûdında vâlid-i mâcidleri ile azm-i Beytu’llâhü’l-Harâm idüp, edâ-yı hacc ve ziyâret itmişler idi. Yigirmi tokuz Zi’l-hicce’sinde Yavuz-zâde Efendi yerine Dâvûd Paşa Medresesi’yle makâm-ı kadr ü menziletleri bülend oldı. Otuz iki Muharrem’inde Velî-zâde Efendi yerine Mahmûd Paşa Medresesi’ne revnak-bahşâ, otuz dört Safer’inde Bıyıklı Mustafâ Efendi yerine Üsküdar Mihrümâhı’na ziynet-efzâ oldılar. Otuz beş Ramazân’ında Atlu Dâvûd Efendi yerine Sahn-ı Semâniyye’de murabba‘-nişîn-i kûşe-i mihrâb ve müfîd-i ders-i ûli’l-elbâb oldılar. Otuz sekiz Şa‘bân’ında Celeb Mehemmed Efendi yerine sâniyen medrese-i Mihrümâh’a altmışla sâye saldılar. Otuz tokuz Şevvâl’inde hatt-ı hümâyûn ile Şeh-zâde dârü’l-ifâdesine pâ-nihâde oldılar. Kırk Cemâzi’l-âhire’sinde Kâsım Efendi yerine Selanik kazâsı makarr-ı hükm ü imzâları oldı. Sene-i kâmilede azl ve yerlerine Kemâl Efendi-zâde İbrâhîm Efendi nasb olındı. Kırk üç Safer’inde Hˇâce-zâde Mes‘ûd Efendi yerine kazâ-yı fezâ-yı Halebü’ş-şehbâ’ya şehbâl-i himmet açdılar. Kırk dört Rebî‘ü’l-evvel’inde Haleb vâlîsi Ahmed Paşa ile mâ-beynlerinde vâki‘ mâ-cerâ sebebiyle şürb-i duhâna mübtelâ olmagın sefer-i hümâyûn tedâriki hakkında sâdır olan fermân-ı cihân-mutâ‘ icrâsına kâdir degül diyü, arz u inhâ itmegin azlden başka Kıbrıs’a iclâ olınup, mansıb-ı mahlûl sâbıkü’t-terceme Mantıkî Ahmed Efendi’ye revâ görildi. Kırk altı Şevvâl’inde afv-nâme irsâl olınup, vatanlarına avd ile hoş-hâl oldılar. Kırk sekiz Muharrem’inde Şa‘bân Efendi yerine Şâm-ı dârü’s-selâm kazâsıyla mazhar-ı ikrâm olındı. Evlâd-ı Arab’dan Şâmî Ebû Bekr bin Mansûrü’l-Amrî târîh dimişdür:

Nazm

ﻻﺘﻗﻞ ﻠﻰ ﻓﻰ ﺍﻠﻌﺪﻞ ﺯﻴﺪ ﻭ ﻋﻤﺭﻭ

ﻭ ﺨﺬ ﺍﻠﺼﺪﻕ ﺒﺎﻠﻜﻼﻢ ﺍﻠﻮﺠﻴﺰ

 

ﺍﻨﻣﺎ ﺍﻠﻌﺪﻞ ﻴﺎ ﺍﺨﺎ ﺍﻠﻓﻬﻢ ﺍﺭﺥ

ﻋﺪﻞ ﻫﺬﺍ ﻤﺤﻤﺪ ﺒﻦ ﻋﺰﻴﺯ

Kırk tokuz Şevvâl’inde ma‘zûl ve yerlerine İsmetî Efendi mevsûl oldı. Elli dört Safer’inde Âvâre-zâde Efendi yerine dârü’n-nasr Edirne kazâsıyla tebcîl olındı. Sene-i mezbûre Zi’l-ka‘de’sinde münfasıl ve yerlerine Kadrî-zâde es-Seyyid Mehmemmed Efendi vâsıl oldı. Elli beş Rebî‘ü’l-evvel’inde Hüsâm-zâde Abdu’r-rahmân Efendi yerine Kostantiniyye kazâsıyla sâha-i ikbâlleri pür-tantana oldı. Seyyid Rızâ Çelebi bu mısrâ‘ı târîh dimişdür:

Mısrâ‘

ﺸﺪ ﺒﻬﺎﻴﻰ ﺤﺎﻜﻢ ﺸﺮﻉ ﺠﻤﻴﻞ  

Sene-i mezbûre Şevvâl’inde tekâ‘üd ve yerlerine sâbıkü’t-terceme Başmakcı-zâde Mehemmed Efendi tesâ‘üd itdi. Elli altı Rebî‘ü’l-evvel’inde Cinci Hüseyn Efendi yerine Anatolı sadrında murabba‘-nişîn-i izz ü temkîn oldılar. Sene-i mezbûre Receb’inde Abdü’r-rahîm Efendi yerine sadr-ı Rûm ve nâ’il-i gâyetü’l-gâyât-ı merûm oldukda yerleri def‘a-i sâniye Çivi-zâde Efendi’ye erzânî görildi. Cem‘î Çelebi bu mısrâ‘ı târîh dimişdür:

Mısrâ‘

Adl ile sadrı itdi Bahâyî Efendi câ

Sene-i mezbûre Zi’l-ka‘de’sinde Mihalıç arpalıgı ile münfasıl ve yerlerine sâniyen Kara Çelebi-zâde Mahmûd Efendi vâsıl oldı. Elli yedi Cemâzi’l-ûlâ’sında haleflerine selef ve sâniyen sadâret ile müşerref oldılar. Arpalıkları ol esnâda imâm-ı sultânî olan Karabaş Mahmûd Efendi’ye virildi. Sene-i mezbûre Şevvâl’inde mütekâ‘id ve yerlerine Çivi-zâde Efendi mütesâ‘id oldı. Elli sekiz Receb’inde Midilli arpalıgı zamîme-i revâtıb kılındı. Elli tokuz Receb’inün on ikinci güni Abdü’r-rahîm Efendi yerine makâm-ı vâlâ-yı meşîhat-i İslâmiyye’ye su‘ûd ve erbâb-ı rüsûma bezl-i cûd itdiler. Hulâsatü’l-Eser sâhibi Mehemmed Emîn Efendi’nün ammu-zâdesi Şeyh Mehemmed Şâmî târîh dimişdür:

Mısrâ‘

ﻓﻄﻭﺒﻰ ﻠﻓﺗﻮﻯ ﺍﻠﺮﻮﻢ ﺒﺎﺒﻦ ﻋﺰﻴﺯ

Sebeb-i Azl-i Bahâyî Efendi

Ba‘dehu altmış Zi’l-ka‘de’sinde İzmir kâdîsi olan Hâşimî-zâde Efendi huzûrında bir zımmî İngiliz müste’menlerinün birinden yüz bin akçe kadar mâl da‘vâ idüp, lâkin müste’menler üzerine dört bin akçeden ziyâde mâl da‘vâsınun istimâ‘ı âsitâne-i sa‘âdete tahsîs ve ahd-nâme-i hümâyûnda tasrîh ü tansîs olmagın, kâdî merkûm zimmîye “bi’d-defa‘ât üçer dörder bin akçe da‘vâ eyle” diyü, hîle ta‘lîm itdükde belde-i mezbûrede olan konsolos “elbette bu da‘vâyı emr-i pâdişâhî mûcibince âsitânede dinledürüz” diyü, muhâlefet itmegin kâdî efendi taraf-ı şeyhü’l-İslâmîye konsolosdan şikâyeti mütezammın mektûb irsâl itmiş idi. Bu tarafda olan İngiliz balyosı kıssadan haber-dâr oldukda huzûr-ı sâhibü’t-tercemeye rûy-mâl ve i‘lâm-ı hakîkat-i hâl eyledükde ber-muktezâ-yı tehevvür balyosun mel‘anetin taraf-ı sadr-ı a‘zamîye inhâ ve ziyâde tertîb-i cezâ olınmak mülâhazasıyla ol mel‘ûnı hânelerinde bir sâ‘at mikdârı hâbs itmişler idi. Ol esnâda ocak agaları tarafından balyosun ıtlâkı recâsına, kethudâ begün mahrem ve celîsi Sarı Kâtib geldükde mollâ-yı müşârun ileyh “şimdi ulemâyı cem‘ idüp, cümlesinün hakkından gelürüm” diyü, kemâl-i şiddet ile redd-i cevâba müsâraǾat ve izhâr-ı cesâret idicek, bu haber-i münker agalara vâsıl olıcak, altmış bir Cemâzi’l-ûlâ’sınun onıncı güni ale’s-seher Agakapusı’na cem‘ olup, Büyük Vâlide Sultân’a ve vezîre “Hemân bu anda müftî azl ü nefy olınmak gerekdür. Recâ ve niyâzımuz devletlü, sa‘âdetlü pâdişâh-ı bende-nüvâz hâzretlerine arz u i‘lâm eylesünler” diyü, peyâm-ı tahakküm îsâl ve bu merâmı itmâm-ı isti‘câl itdüklerinde hˇâh u nâ-hˇâh ol gün mesned-i fetvâdan tenzîl ve ol pâye ile Rûm ili sadâretinden ma‘zûl Azîz Efendi tebcîl olındukda şu‘arâ-yı zamâneden ba‘z bu kıt‘ayı dimişdür:

Kıt‘a

Tercemânı idicek şer‘ile darb u te’dîb

Tercemân kalemün oldı Bahâyî hâmûş

Devlet ü dîne senün eyledügün hıdmet içün

Her cevâbun yazılup arşa olupdur mengûş

Kendüler Anatolıhisârı’nda vâki‘ yalılarına azîmet itdiler:

Nazm

Safâ-yı kalbi kim ister bununla dil-hoş idün tek

Ki rûzgâr bize virmese keder keder üzere

Vefkince mütesellî iken şehr-i mezbûrda hemşîreleri Ebû Sa‘îd Efendi halîlesi vefât idüp, edâ-yı salât-ı cenâzeleri içün Câmi‘-i Mehemmed Hânî’ye hâzır olduklarında çavuşlar gelüp, kable’s-salât ahź olınup, arpalıkları olan Midilli atasına iclâ fermân olup, alâ tarîku’l-müsâmaha Gelibolı’da hatt-ı rahl-i karâr itmişler idi. Sene-i mezbûre Ramazân’ında ammu-zâdeleri Ebû Sa‘îd Efendi şeyhü’l-İslâm olmagla der-i devlet-medâra da‘vet olınup, makâm-ı âlîlerinde mekîn oldılar. Sene-i mezbûre Zi’l-hicce’sinde taraf-ı sultânîden iki kîse guruş ve iki tulum yag ve iki yüz kil pirinc ve kahve ve şeker irsâliyle porsiş-i hâtırları oldı. Altmış iki Ramazân’ınun on ikinci güni Ebû Sa‘îd Efendi yerine sâniyen şeyhü’l-İslâm ve müşkil-güşâ-yı enâm oldılar. Yûsuf Bedî‘î didügi târîh-i latîfdür:

Mısrâ‘

Fetvâ-yı âdet ile’l-Bahâ’î

Altmış dört Safer’inün on ikinci cum‘a güni maraz-ı hunnâk ile mahnûk ve rû-gerdân-ı cânib-i mahlûk olup, Câmi‘-i Ebu’l-feth’de salât-ı cenâzeleri edâ ve karîn-i du‘â vü senâ kılınup, hâneleri mukâbilinde türbe-i mu‘ayyenelerinde mânend-i genc-i mahzûn mütevârî ve medfûn kılındı. Târîh-i sâl-i azm-i dârü’l-karârı ve nakş-ı seng-i mezârı bu mısrâ‘ vâki‘ olmışdur:

Mısrâ‘

Menzilün firdevs ola el-Fâtiha

Meşîhat-ı İslâmiyye’ye sâlisen ammu-zâdeleri Ebû Sa‘îd Efendi sezâvâr ve arpalıkları mahdûm-ı kihterleri Feyzu’llâh Efendi’ye mâye-i iftihâr oldı. Sâhibü’t-terceme hakkında Eyyûbî Kelîm Çelebi’nün didügi mersiye ebyâtındandur:

Nazm

Ey sipihr-i kînever n’oldı Bahâyî n’eyledü

Ol muhît-i ma‘rifet kân-ı sehâyı n’eyledün

Zîb-i iklîm-i fazîlet n’oldı hâlîdür yeri

Kaldı evreng-i ma‘ârif pâdişâyı n’eyledün

Hâtemün tayy eyleyen nâmın keremde kandedür

Ol yegâne lücce-i dürr bî-bahâyı n’eyledün

Tâ-be-key zulmet esîri firkat olsun bu kazâ

Şeb-çerâg-ı dîde-i ehl-i recâyı n’eyledün

Sâye-endâz olmadan kaldı seri ehl-i dile

Kande pervâz itdi ol reşk-i hümâyı n’eyledün

Hânümân-sûz-ı derûn ol söyle ey deyr-i harâb

Ol suver-nakş-ı gül-i bâg-ı edâyı n’eyledün 

Dûd-ı hasret perde-sâz oldı çerâg-ı dîdeye

Lem‘a-i nûr-ı dü-çeşm-i rûşenâyı n’eyledün

Kandedür ol âfitâb-ı maşrık-ı ilm ü edeb

Kande pertev-sâz-ı feyz oldı o mahz-ı nûr aceb

Şu‘arâ-yı Arab’dan Şâmî Muhibbü’d-dîn-zâde vâlidi dahi bu iki beyti mersiye dimişdür:

Nazm

ﺍﻠﺮﻮﻢ ﻗﺩ ﻤﺤﻴﺖ ﻤﺤﺎﺴﻦ ﺍﻨﺴﻬﺎ

ﻭ ﻏﺪﺍ ﺑﻬﺎﺮﺴﻢ ﺍﻠﻌﻼ ﻜﻬﺑﺎﺀ

 

ﻭ ﺘﻌﻄﻠﺖ ﻠﻤﺎ ﻨﺎﻯ ﺍﺑﻦ ﻋﺯﻴﺯﻫﺎ

ﺍﺬﻻﺒﻬﺎ ﻠﻬﺎ ﺑﻐﻴﺮ ﺑﻬﺎﺀ

Mevlânâ-yı merkûm mahdûm-ı mehâdîm-i fezâ’il-mevsûm, şâh-süvâr-ı arsa-i fazîlet, yeke tâz-ı meydân-ı ma‘rifet, a‘zamü’l-mevâhib-i cenâb-ı Sübhânî ve mâbihi’t-temyîz-i meleke-i melekî vü beşerî vü hayvânî olan akl-ı sâf-ı hüdâ-ittisâfları her vechle memdûh u makbûl, be-tahsîs fıtnat u zekâ ve rüşd ü sedâd ile gâlib, ekser-i ukûl reşha-i kilk-i zülâl-rîzi dil-i teşnegân-ı ihtiyâca mâye-i Rabbânî, belki tefsîde-lebân-ı ataş-ı zarûrete sebeb-i hayât-ı câvidânî, Asma‘i’l-fusâha, Bermekî’s-semâha fâzıl-ı bî-mu‘âdil, mefkûdü’l-mümâsil idi. Hakkâ ki ol kâmil âlim, ilm ü dânişgeh-i rub‘-ı meskûn, fünûn-ı gûn-â-gûn, musahhar-ı tab‘-ı Felâtun-hikmet ve Sikender-himmeti olalı velvele-endâz-ı mesâmi‘-i ins ü cân olan gulgule-i kûs-ı iştihârından ﻨﻴﺴﺖ ﺩﻴﻜﺮ ﻤﻨﻢ da‘vâsında endâm-ı bidâ‘a-i zâtiyelerine lerze-i havf u hirâs düşmekle dest-i ra‘şenâk-i idrâkleri meydân-ı dârû-gîr-i sühanverîde i‘mâl-i esliha-i havâssdan kalmışdur ve ol mekârim-i elûf-ı me’lûf ki gamâm-ı in‘âmı ezhâr-ı eşcâr-ı ekvâna bârân olmagla cümle-i insân ve âmme-i âlemiyân mücteni-i İrem-i keremi ve muktatıf-ı simâr-ı hadîka-i cûd u ni‘amı olmışdur:

Fârisî

ﻨﻰ ﻋﻗﻝ ﺑﺴﺮﺤﺪ ﻜﻤﺎﻞ ﺘﻮ ﺮﺴﺪ

ﻨﻰ ﺠﺎﻦ ﺑﺴﺮﺍﺠﻪﺀ ﻨﻮﺍﻞ ﺗﻭ ﺮﺴﺪ

 

ﺍﺠﺯﺍﻯ ﺍﻜﺭﻫﻤﻪ ﺪﻴﺪﻩ ﺸﺪ

ﻤﻤﻜﻦ ﻨﺑﻮﺪ ﻜﻪ ﺑﺭ ﺠﻼﺠﻞ ﺘﻭ ﺭﺳﺪ

Menkabe-hân-ı senâ vü keremleri olanlarun birinden menkûldür ki bir gün bir fakîr, meclis-i şerîflerine gelüp, kendülerin tek ü tenhâ bulup, nüvâziş-i hâtır-ı fakîr-i kesîr içün ibtidâ mukâbelelerinde iclâs itdiler. Bu esnâda kendüler ba‘z-ı kütübe mütâla‘aya meşgûl olmışlar imiş. Ammâ ol fakîre karîb olan visâde üzerinde nihâde bir zî-kıymet sâ‘at var imiş. Hufyeten der-ceyb idüp, ba‘dehu vedâ‘ ider. Ba‘de’l-magrib sâ‘ati tefakkud iderler. Nâ-bûd u nâ-peydâ ve rübûde-i dest-i düzd oldugın imzâ itdüklerinden sonra etbâ‘-ı kirâmlarından biri bezzâzistâna vardukda görür ki sâ‘at-i mesrûk yed-i dellâlde müzâyede fi’s-sûk olınur. Ol sâ‘at yedinden alup, sârikî ihzâr, ba‘dehu ma‘an sâhibü’t-terceme huzûrına ılgar idüp, tafsîl-i hâl itdükde mukâbele-i tertîb-i cezâ ber-fehvâ-yı:

Mısrâ‘

ﻜﻨﻪ ﺑﻨﺪﻩ ﻜﺮﺩﻩﺴﺖ ﺍﻮ ﺸﺭﻤﺴﺎﺭ

Ol fakîrün infi‘âlinden istihyâ idüp, “biz bu sâ‘ati buna hibe itmiş idük, sonra der-hâtır itdük, incitmen, var âdem işüne” diyü, def‘-i melâl-i hâtır itmişlerdür.

Dîger

Bu hikâyeye dahi zamîme-i menkabe-i kerîmeleridür: Kavâbil-i asrdan biri matla‘ı:

Şi‘r

 ﻴﻌﺪ ﻋﻠﻰ ﺍﻨﻓﺎﺲ ﺬﻨﻮﺒﺎ

ﺍﺬﺍ ﻤﺎﻗﻠﺖ ﺍﻓﺪﻴﻪ ﺠﻴﺒﺎ

olan kasîde-i bâiyyeyi inşâ ve hoş-nüvîsândan bir kâdîye tebyîzin recâ itdükde kâdî-i mezbûreyi dil-hâhı üzere tahrîr ü imlâ ve kendü zâde-i tab‘ı olmak üzere sâhibü’t-tercemeye ihdâ ve sılasın kâdî-askere bir şefâ‘at-nâme recâ itdükde kasîdesi makbûl olup, ber-vefk-i dil-hâh husûl mâ fi’l-bâlle bekâm olup, beyne’l-akrân mümtâz u ma‘rifet-i şi‘riyye ile dahi ser-efrâz oldukdan sonra ba‘z-ı hussâd kendülerin hakîkat-ı hâlden âgâh ve tafsîl-i mâ-sebak ile kasîde kendünün olmadugından def‘-i iştibâh itdüricek muktezâ-yı kerem-i hulk üzre ol gammâzdan rû-gerdân olup, “bize bir tarîk ile tevessül iden âdem hâ’ib olmak lâyık degüldür” diyü, def‘-i gamz u nifâk eylemişlerdür.

Âsâr-ı ilmiyyelerinden manzûrları olan kütüb-i fünûn-ı gûn-â-gûn-ı Fârisî ve Arabî âsâr-ı kalem-i anberîn rakamlarıyla meşhûn olurdı. Hattâ bu fakîr Fârisî tahrîrâtları ile muhaşşâ bir Nefehâtü’l-Üns’e mâlik olmış idim. Tahrîrâtları vâki‘ olan mahâllün biri akabinde İmâd-ı Rûm Yek-çeşm merhûm tahrîr ü beyân itmiş ki bu fakîr-i merhûm Bahâyî Efendi hazretleri Selanik kâdîsi iken hıdmetlerinde idüm. Evkât-ı leylelerin bu kitâb-ı müstatâb mutâla‘asına sarf buyurup, kimi Arabî kimi Fârisî tahrîrât ile tezyîn iderlerdi ve Türkî Dîvân-ı belâgat-şi‘ârı ve resâ’il-i efâzıla takrîzât-medârı vardur. Tatar Alî Efendi’nün Tarîkat-ı Muhammediye üzerine olan te’lîfine ve Sultân Selîm vâ‘izi Ya‘kûb Efendi’nün cem‘ itdügi mecâlis-i va‘z u tezkîre buyurdukları takrîzleridür:

Âmâlü’l-evvel

الحمد الله وحده والصلوة علي من لا نبي بعده اما بعد فلله در ال مولف فيما جمع والف وحشد و صنف ورصع و رصف و صرف و تصرف واتي من درر المتون بما بز علي الدر المكنون والوجهر والمخزون والحجر المكرم والمصون وحلي سلسلته الذهب الاسايند بحور المعاني والباب المسانيد و ميز الدر الثمين من الصدف والقعد المصرن من الخزف مع النظر بر فيق الله تعالي لنفسه حيث خرج من العهده فيما مضي فيه و امعن واختاره

و اتقن ينقل ماقاله جهابذه هذا الفن فلامطعن علمه لطاعن معاند ولاملجا يلجا اليه المكابر المكايد هذا اليس الي مولف كتاب الطريقه فيمااتي به من الاحاديث الضعيفه الركيكه باس في الحقيقته اذا الرجله ماستحدث بها احكاما فرعيته ماسبق اليها ولااستنط منها امرر افقهيه ماعشر احد قليها بل قصاري مايتوخاه من ذلك تنويرما وره في بابي التر غيب والترهيب وذالك ليس باحر عجيب

Ve Âmâlü’s-sânî

هذا تذكره فمن شا اتخذ الي ربه سبيلا وموعظته وجلت بها القلوب واقشوت الجلوه واحدشت العيون علي الحذود سبيلا ارسلت علي الترياح الحاليته والطلوله الدراسته سحابا مطيرا وغيشا مهولا وازورت علي هرات قلوب العاقلين سحابا ثقيلا وعينا سلسبيلا فاهتزت وربت وانبتت من كل زوج بهيج تسبيحا وتهليلا فاشرقت الارض بنوررب ها سنته ولن تجدلنته الله تبديلا هذا وقد اجاد من جمعها والف وكتبها و صنف بل من ارعوها وابرق فهشم محور الصم وارغم الانوف السم واذاب زبر الحديد نبار انذاره وفاد النفوس الجامحته بلجام تذكيره و تذكاره فياله من سيد مغفق حلاحل يقوه الناس الي الجنته بالسلام سل وهم لهكارهون وفي بيدا الجهالته الناشهون اللهم فا جعلنا ممن يستمعون القوله فيتبعون احسنم ولاتجعلنا ممن اذا قيل لم احسن تكبر ناي بجابنه وازوردلوي عنقه لي الجيان عنان جواده والنخيل اطراف مزاده واهدنا العراط المستقيم صراط الدين نعمت عليهم غير المفضوب عليهم ولا الضالين امين يا رب العالمين

Hengâm-ı müşkil-güşâlıklarında kahve lafzınun kitâbetini hâ-yı huttî ve hâ-yı hevvezden kangısı ile esahhdur ve hilline kangı harf ile istidlâl akrebdür, diyü istiftâ olındukda ber-vech-i ta‘miyye cevâb ile iftâ itmişlerdür:

Sûret-i Fetvâ

Zeyd ile Amr lafz-ı kahvenün kitâbetinde nizâ‘ idüp, Zeyd lafz-ı mezbûr, hâ-yı huttî ile kitâbet olınur diyüp,

Kahve hakkında helâl olur mı diyen ahmak

Bu nedür aslî nedür kalb ile olur Hû Hakk

beyti ile istişhâd eylese ve Amr hâ-yı hevvez ile kitâbet olınur diyüp:

ﺁﻦ ﺴﻴﻪ ﺮﻮ ﻜﻪ ﻨﺎﻢ ﺍﻭ ﻗﻬﻮﻩ

ﻤﺎﻨﻊ ﺍﻠﻨﻮﻢ ﻗﺎﻃﻊ ﺍﻠﺸﻬﻮﻩ

beyti ile istişhâd eylese Zeyd ve Amr’dan kangısınun iddi‘â ve istişhâdı lafz-ı mezbûrun hakk-ı kitâbete karîbdür beyân buyrulup, müsâb olınalar.

el-Cevâb

ﻠﻬﺎ ﻗﺸﺭﺖ ﺰﺍﻞ ﺸﺭﻠﻬﺎ

ﻀﻤﻴﺭ ﻠﺪﻴﻪ ﻜﻠﺐ ﻤﻗﻴﻢ

Ketebehu Mehemmed Bahâyî

Âsâr-ı hayriyyelerinden sa‘âdet-hâneleri civârında olan Kirmastı Mescidi’ni câmi‘ eyleyüp, vezâîf-i mebrûra ta‘yîn eylemişlerdür. Hattâ altmış iki Safer’inün ikinci yevm-i Cum‘a’da salât-ı Cum‘a’ya ibtidâ olınmış idi. Şeyh İbrâhîm-i Aksarâyî Tekyesi’nde erbâb-ı ma‘ârif miyânında bu husûs yâd olındukda içlerinden Cevrî Çelebi:

Mısrâ‘

Salât-ı Cum‘a kılındı bu gün bu câmi‘de

bedîhası lisânına cârî oldukda hesâb olınup, tamâm târîh vâki‘ olmış idi. Lâkin “kılındı” “yâ” ile degüldür, diyü mâ-beynlerinde kıyl ü kâl olmagla sâhibü’t-terceme cenâblarına arz olındukda asl-ı imlâ “yâ” iledür, diyü tahsîn itmişler idi.

(Süleymaniye Ktp. Hafîd Efendi 242. vr. 103a-107a)

Zeyl-i Şekâ’ik’in Hâtime Kısmından

Hemîşe bûy-ı devlet bezmüne anber-feşân olsun

Vücûdun zîynet-efzâ-yı gülistân-ı cihân olsun

Talebkârân-ı maksad bûs-ı dâmânunla kâm alsun

Senünle mihnet-âbâd-ı felek bâg-ı cinân olsun

Der-i devlet-medârundan teveccühkâr sû-yı gül

Murâdın bulmasun bülbül gibi bâ-sad figân olsun

Ne gûne kâm olursa zâde-i tab‘-ı hüner zâyun

Sûy-ı maksûduna tevfîk peyk-i hoş revân olsun

Budur her dem du‘âsı bu Hasîb’ün izz ü devletle

Sabâ-yı müşksâz yeründe rahş-ı gül-inân olsun

(Süleymaniye Ktp. Hafîd Efendi 242, vr. 372)

Gazel

Şevk-ı ruhsârunla dâgım sînem üzre küllenür

Rûyunu gördükçe cânâ murg-ı dil bülbüllenür

Ayş-ı vasla benzemez gerçi gam-ı fürkat hele

Fikr-i la‘l-i yâr ile hûn-âbe-i dil müllenür

İnce, Adnan (hzl.) (2005). Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: AKM Yay. 286.


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1Hulusi Üstünd. 1974 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2NUTKÎ, Mehmed Nutkî Bey b. Boyalı Mehmed Paşad. ? - ö. Kasım-Aralık 1648Doğum YeriGörüntüle
3Serkan Altuniğned. 14 Nisan 1977 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4EMÎN/ÂRİF, Tokadî Şeyh Mehmed Emîn Efendid. 1664-65 - ö. 12 Eylül 1745Doğum YılıGörüntüle
5MEFTÛNÎ/İKBÂLÎ(II. Mustafa)d. 1664 - ö. 1703Doğum YılıGörüntüle
6ÂRİFÎ/ÂRİF, Peçevî Şeyh Ahmed Ârif Deded. ? - ö. Eylül 1724Ölüm YılıGörüntüle
7MEHMED DEDEd. ? - ö. 1723/1724Ölüm YılıGörüntüle
8VEFÂ, Müstakîmzâde Şeyh Mustafa Vefâ Efendid. ? - ö. Mart-Nisan 1724Ölüm YılıGörüntüle
9FAZLÎ, Ebu’l-Fazl Mehmed Efendid. ? - ö. 1563MeslekGörüntüle
10FEYZÎ-İ KEFEVÎd. ? - ö. 1614MeslekGörüntüle
11BAHÂYÎ, Bahâeddînzâde Abdullah Bahâyî Efendid. ? - ö. 1587MeslekGörüntüle
12AYAZ, Köprülüzâde Ayaz Beyd. ? - ö. Ağustos 1763Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
13MEKKÎ, Mehmedd. ? - ö. 1786Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14MÛNİS DEDE, Edirnelid. ? - ö. 1732-33Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15AZÎZ, Abdulazîz Erzurumîzâded. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle
16SÂNİ’Î, Yoluk Mehmed Çelebi-Zâde Mahmud Sâni’î Çelebid. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle
17NÛRÎ, Şeyh Mehmed Nurî Efendid. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle