ULVÎ, Derzî-zâde Mehmed Ulvî Çelebi

(d. ?/? - ö. 1585/993)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 16. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Asıl adı Mehmed’dir, Derzi-zâde/Terzi-zâde lakabıyla tanınır. Doğum tarihi bilinmemektedir. İstanbullu olan şair, kadılık ve hâkimlik görevlerinde bulunmuş ilmiye mensubu bir baba ve aslen Rus bir cariye olduğu rivayet edilen bir annenin oğludur. Kardeşi Re’yî de şairdir. Kınalı-zâde Tezkiresi’nde kardeşi Re’yî’nin inşa kurallarını babasından öğrendiğinin nakledilmesinden hareketle Ulvî’nin de ilk eğitimini babasından aldığı tahmin edilebilir (Çelik-Kılıç, 2018: 19). Âşık Çelebi onun, kardeşiyle beraber devrinin önde gelen âlimleriyle aynı mecliste bulunduğunu söylemekle birlikte dîvânının dibacesinde Semaniye Medreseleri’nde uzun yıllar fen ve ilim tahsilinde bulunarak mülazımlığa eriştiğini (Çelik-Kılıç, 2018: 20) ifade eden sözleri onun ilmiye mensubu ve danişment zümresinden olduğunu gösterir. Muallim-zâde Ahmed Efendi Manisa müftüsü olduğunda kendisinin danişmendliği görevini üstlenir ve ondan eğitim alır. Manisa’da bulunduğu sıralarda Şehzâde Selim’in musahiplerinden Celal Bey ve Turak Çelebi vasıtasıyla Şehzâde’ye takdim edilir. Bu arada özel takdirini ve dostluğunu kazandığı Turak Çelebi’nin himmetiyle kendisine altı akçe gündelik bağlanır. Şehzâde Selim’e sunduğu kasidelerle onun iltifatına mazhar olarak pek çok ihsanına nail olur ve içinde bulunduğu ilmî ve edebî çevreyi iyi değerlendirip kendini yetiştirerek gözde şairlerinden biri durumuna gelir.

Bir ara hamisi Turak Çelebi’nin katledilmesi üzerine yazmış olduğu Dil harâba varıyor sîneye cânân gelsün / Şehri hâlî komasun tahtına sultân gelsün şeklindeki matlaı dilden dile dolaşarak Kanûnî Sultan Süleyman’ın kulağına ulaşır. Bundan rahatsızlık duyan sultan, şairin hapsi ve katli için ferman çıkarır. Bunun üzerine Ulvî çareyi kaçmakta bularak uzun bir müddet ortadan kaybolur. Hemen bütün tezkirelerin söz birliği etmişçesine beyan ettiği ve tezkire kaynaklı çalışmaların tekrar ettiği bu bilgi, yakın tarihlerde (2018) şairin dîvânının tenkitli neşrinin yapılmasıyla hatalı olabileceği öne sürülerek tartışmaya açılmıştır. Şairin dîvân dibacesindeki beyanlardan ve dîvân nüshalarındaki başlıklardan anlaşıldığına göre Ulvî’nin İstanbul’dan ayrılma sebebi söz konusu matla ile başlayan gazel değil, Turak Çelebi’nin idamından duyduğu derin teessürdür (Çelik-Kılıç: 2018: 62, 125-126). Gazelin, dîvân dibacesinde “gazel-i cülûs-ı münâsib-i hâl” başlığıyla yer alması ve Paris nüshasında “Ulvî Çelebi’nüñ ‘izzetine sebeb olan gazel” başlığını taşıması II. Selim’in cülusu üzerine mansıp talep etmek üzere yazılmış olabileceğini göstermektedir. Ancak Çelik ve Kılıç’a göre II. Selim’in yakınında bulunan ve şairle bizzat tanış olması muhtemel Gelibolulu Âlî’nin de bu bilgiyi vermesi dikkat çekici olup Ulvî’nin söz konusu olaylardan çok sonra tertip ettiği dîvânında bu şiiri cülusiyye şeklinde tertip ederek hakikati çarpıtmış olabileceği ihtimalini de barındırmaktadır (2018: 62). Öte yandan Ulvî’nin Turak Çelebi’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyelerden birinde sosyal aksaklıklara dikkat çeken bir yaklaşım sergilemesi ve padişahtan adeta hesap sorarcasına bir üslup sergilemesi (İsen, CXII; İsen, 263)  gibi yorumlardan hareketle Ulvî’nin büyük olasılıkla Turak Çelebi’ye yazdığı mersiye sebebiyle gurbete çıktığı ifade edilmiştir (Çelik-Kılıç, 2018: 63). Gazelin, Süleymaniye nüshasının dibacesinde “gazel-i cülûs-ı münâsib-i hâl” başlığıyla yer alması ve aynı nüshanın gazeller kısmında “merhum ‘Ulvî Çelebinüñ gurbetine sebeb olan gazeli” başlığıyla yer alması da bu karışıklığı göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Ulvî, Turak Çelebi’nin ölümü üzerine başlayan sürgün hayatından sonra II. Selim’in tahta çıkışıyla birlikte tekrar İstanbul’a dönerek sultanın himayesine girer ve yine onun emriyle Hubbî Mollası adıyla şöhret bulan Molla Çelebi (Mehmed Vusûlî Efendi)’ye mülazım olur. Gurbette geçirdiği korkulu günler sonucu yakalandığı kuruntu hastalığı nedeniyle şaraba müptela olmuştur ve bu özelliği müderris olduktan sonra da artarak devam eder. Sabah akşam meyhaneden çıkmaz olan Ulvî ayyaş kimselerle düşüp kalkmaya başlar. Bu durum çevresindeki ileri gelen kişilerin de kendisinden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Hayatının son dönemlerini zelil, sefil, hasta ve yalnız halde geçirerek 993/1585’te İstanbul’da ölür ve Galata Mezarlığı Kanlı Kozlar mevkiinde defnedilir. Yenipazarlı Vâlî şairin ölümüne İçüp Ulvî bekâ câmını geçdi bezm-i mihnetden diyerek tarih düşürmüştür.

Ulvî’nin en önemli eseri Dîvân’ıdır. Eksik ve düzensiz olmakla birlikte bugün yurt içi ve yurt dışı kütüphanelerinde dîvânın nüshaları bulunmaktadır. Ayrıca pek çok mecmuada şiirlerine rastlanır. Dîvânı üzerine İsmail Çetin tarafından Süleymaniye Ktp. Halet Ef. Ek 150 ve Millet Ktp. AEMnz 304 numaralı nüshalar karşılaştırılarak bir yüksek lisans tezi hazırlanmıştır. Büşra Çelik ve Muzaffer Kılıç eserin Süleymaniye Halet Ef. Ek 150 nüshasını esas alarak Ali Emiri Mnz 304, İngiltere Biritish Museum Or. 11132, Fransa Bibliotheque Nationale Supp. Turc 580 ve İstanbul Üniversitesi TY 1532 nüshaları ile kıyaslamak suretiyle tenkitli neşrini hazırlamıştır. Şairin ayrıca 964/1556’da kaleme aldığı bir Manisa Şehrengizi bulunmaktadır. Şehrengiz İstanbul Üniversitesi Ktp. TY 1532 numaralı mecmuada, Süleymaniye Ktp. Halet Ef. Ek 150’deki Ulvî Dîvânı nüshası içinde ve Atatürk Üniversitesi Seyfettin Özege Kütüphanesi Agâh Sırrı Levend Kitapları 322-339 numaralı Şehrengizler Mecmuası’nda yer almaktadır.

Kınalı-zâde Hasan Çelebi ve Beyânî, Ulvî’nin derbeder hâlinden dolayı dîvân tertip edemediğini naklediyorlarsa da dîvânının bir dibacesi olması ve gerek dibacesinde gerekse bazı şiirlerinde dîvân tertip ettiğine dair açık ifadeler bulunması onun hayattayken şiirlerini bir araya getirip dîvân tertiplediğini göstermektedir (Çelik-Kılıç, 2018: 65). Ulvî, tertiplediği dîvânını önce II. Selim’e, daha sonra üzerinde bazı değişiklikler yaparak III. Murad’a sunmuştur (Çelik-Kılıç: 2018: 72). Dîvânında II. Selim (ö. 1574), III. Murad (ö. 1595), Turak Çelebi (ö. 1563), Osman Paşa (ö. 1585), Muallim-zâde Ahmed (ö. 1572), Vusûlî Çelebi (ö. 1590) gibi isimlere yazılmış şiirleri vardır.  Ayrıca Bâkî (ö. 1600) ile birbirlerine nazireler yazmış olmaları karşılıklı etkileşim içinde olduklarını göstermektedir. Yapılan araştırmaya göre Bâkî Ulvî’nin 35 şiirine 37 nazire yazmıştır. Ulvî Dîvânı’nın Süleymaniye nüshası, derkenarda Bâkî’ye ait 2 kaside, 1 tahmis ve 155 gazeli havi olmasıyla Bâkî Dîvânı’na ait bir nüsha olarak değerlendirilebileceği (Kılıç-Çelik, 2017: 329) gibi nazire şiirleri de göstermesi bakımından iki şairin birbiriyle olan etkileşiminin somut bir delili niteliğindedir. Şairin kendi hocası Vüsûlî Mehmed Çelebi’ye yazmış olduğu kasidenin “sünbül” redifli olması da bu bağlamda dikkat çekicidir.

Derzi-zâde Ulvî döneminin renkli söyleyişe sahip kabiliyetli şairlerindendir. Şiirleri akıcı bir edaya ve dokunaklı bir manaya sahiptir. Şiirlerinde gurbette geçen sıkıntılı günlerine dair izlere de rastlanır. Üç yıla yakın sürdüğü anlaşılan gurbet hayatı, diyar diyar dolaşarak geçmiştir. Şiirlerinden yola çıkarak Kâbe, Meşhet, Bağdat ve Diyarbakır illerinde bulunduğu anlaşılmaktadır (Çelik-Kılıç, 2018: 26). Gurbet günlerinden dîvân dibacesinde de söz etmiştir. Dibacede ayrıca dîvânını nasıl ve ne şekilde tertip etmeye karar verdiğini anlatmış, şiir ve şairle ilgili görüşlerine yer vermiştir. Şiir hakkındaki görüşlerine bazı beyitlerinde de rastlanmaktadır.

Tezkirelerde şiirlerinden övgüyle söz edilen Ulvî, iham ve tevriye sanatlarıyla söyleyişine güç kazandırmıştır. Klâsik Türk şiirinde iham ve tevriye sanatlarını sıklıkla kullanma eğilimi gösteren ve söyleyişi neredeyse bu iki sanatla özdeşleşen şairlerden biri Bâkî’dir. Şairin Bâkî ile bu yöndeki üslup benzerliğine de ayrıca dikkat çekmek gerekir. Ahdî onun atasözlerini kullanması bakımından Necâtî’nin, işlediği mazmunlar bakımından ise Zâtî’nin takipçisi olduğunu ve tarz bakımından Hayâlî’yi andırdığını ifade eder. Gelibolulu Âlî ise İshak Çelebi’nin yolunu takip ederek sade ve âşıkâne şiirler yazdığını söyler. Kınalı-zâde, Ulvî hakkında, çok şiir söyleyip şiirlerindeki edanın sade olduğunu söyleyenlerin değerlendirmelerini insafsız bulur. Özellikle gazel ve kasidelerinde başarılı olan şairin gazelleri orijinal hayal ve mazmunlarla dolu, kasideleri ise farklı ve kendine özgüdür. Bazı kasidelerinde kendi icat ettiği bir söyleyiş tarzı yakalamıştır. Her mısraında bahar ve hazan, âb ve âteş, tîg ve kalem, tîg ve kemer kelimelerinin geçtiği kasideleriyle pey-ender-pey ve Selman-ı Sâvecî’ye karşılık olarak yazmış olduğu çâr-ender-çâr kasideleri buna örnektir. Kınalı-zâde’nin beyanına göre Ulvî, âb ve âteş kasidesini 987/1579 tarihinde gerçekleşen büyük İstanbul yangınında evinin yanması üzerine kaleme almıştır. Dîvânın tenkitli neşir çalışmasında Kınalı-zâde’nin, bu görüşünün de yanlış olduğu tespit edilmiştir. Nitekim kaynaklarda İstanbul yangının tarihi 977/1569 olarak geçmekle birlikte Kınalı-zâde’nin verdiği tarihe göre III. Murad’a sunulmuş olması gereken kaside beyitlerden açıkça anlaşıldığı üzere II. Selim’e sunulmuştur (Çelik-Kılıç: 2018: 63-64). Dolayısıyla kaside ile ilgili bu bilgi gerçeği yansıtmamaktadır. Ulvî, 1582 yılında III. Murad’ın oğlu Mehmed için düzenlenen sünnet düğününü anlatan bir “suriyye” de kaleme almıştır. Turak Çelebi’nin ölümüne Eyleye Hak ana cennâtı turak şeklinde düşürdüğü tarih meşhurdur.

 

Kaynakça

Akbayar, Nuri (hzl.) (1996). Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmanî. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.

Çelik, Büşra ve Muzaffer Kılıç (2018). Derzî-zâde Ulvî Divanı. İstanbul: DBY Yay. 

Çetin, İsmail (1993). Derzi-zâde Ulvî (Hayatı Edebî Şahsiyeti ve Divanının Tenkidli Metni). Yüksek Lisans Tezi. Elazığ: Fırat Üniversitesi.

İpekten, Haluk (1996). Divan Edebiyatında Edebî Muhitler. İstanbul: MEB Yay.

İpekten, Haluk vd. (1988). Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Ankara: KB Yay.

İsen, Mustafa (1993). Acıyı Bal Eylemek, Türk Edebiyatında Mersiye. Ankara: Akçağ Yay.

İsen, Mustafa (2000). “Klâsik Kültürden İki İlginç Portre Turak Çelebi ve Ulvî”. Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı Üzerine Makaleler. Ankara: Akçağ Yay.

İsen, Mustafa (hzl.) (1994). Alî, Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yay.

Kayabaşı, Bekir (1997). Kâf-zâde Fâ’izî’nin Zübdetü’l-Eş‘âr’ı. Doktora Tezi. Malatya: İnönü Üniversitesi.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâi’rü’ş-Şu’arâ. C.2. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kocatürk, Vasfi Mahir (1970). Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara.

Kutluk, İbrahim (hzl.) (1989). Kınalı-zâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şuarâ. Ankara: TTK Yay.

Levend, Agâh Sırrı (1958). Türk Edebiyatında Şehr-engizler ve Şehr-engizlerde İstanbul. İstanbul: İstanbul Fethi Derneği İstanbul Enstitüsü Yay.

Riyâzî. Riyâzü’ş-şu‘arâ. Nuruosmaniye Ktp. 3724. vr. 109a.

Solmaz, Süleyman (hzl.) (2009). Gülşen-i Şu‘arâ (Bağdatlı Ahdî). Ankara: Kültür Bakanlığı e-kitap: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10731,agmpdf.pdf?0 [erişim tarihi: 23.07.2014]

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2008). Beyânî, Tezkiretü’ş-Şuarâ. Ankara: Kültür Bakanlığı e-kitap: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10733,metinpdf.pdf?0 [erişim tarihi: 23.07.2014]

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2009). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: Kültür Bakanlığı e-kitap: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10739,tsmetinbpdf.pdf?0 [erişim tarihi: 23.07.2014]

Şemseddin Sâmî (1311). Kâmûsu’l-A‘lâm. c.4. İstanbul.

Tatçı, Mustafa (hzl.) (2003). Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri I-II-III. Ankara: Bizim Büro Yay.

Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu (1965). C.1. İstanbul: MEB Yay.

Yaltkaya, Şerafettin ve Kilisli Rıfat Bilge (hzl.) (1971). Kâtip Çelebi, Keşf-el-Zunûn. İstanbul: MEB Yay.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ ESMA ŞAHİN
Yayın Tarihi: 05.08.2014

Eserlerinden Örnekler

Kasîde-i Hazân u Bahâr

Misâl-i ‘âşık u ma‘şûk olup hazân u bahâr

Hazân sarardı vü oldı bahâr lâle-‘izâr

 

Hazân melûl ü hazîn ü bahâr hurrem ü şâd

Bahâra hande virilmiş hazâna girye vü zâr

 

Bahâr sünbüli gibi hazân perîşân-hâl

Hazân teb-i gama düşmiş bahâr hem-dem-i hâr

 

Bahâra karşu hazân itdi hâsılın ber-bâd

Hazâna karşu bahâr açdı var-ise ruhsâr

 

Hazânuñ eyleyüp ihya bahâr mürdelerin

Hazân bahâr ile Hak sun‘ın itdiler izhâr

 

Kemâl-i sun’-ı bahâr u hazânı seyr it kim

Hazân bahâr iledür fe’nzurû ilâ âsâr

 

Yolındı şâh-ı bahâruñ yolında gerçi hazân

Bahârı görmedi vü gitdi hazân u bahâr

 

Hazân-ı gamda diler dil bahâr-ı sebz-i hatuñ

Nite ki fasl-ı hazânda safâ-yı köhne-bahâr

 

Bahâr-ı hüsne hazân olsa hatt ne gam yaraşur

Hazâna ‘azm-i şikâr u bahâra seyr-i kenâr

 

Bahâr-ı vuslata fasl-ı hazândur fürkat

Hazân-ı fürkate her dem bahârdur ruh-ı yâr

 

Bahâr misl-i vücûd u hazân ‘adîl-i ‘adem

Hazân şebîh-i leyâl ü bahâr ‘ayn-ı nehâr

 

Bahâr-ı ‘akluñ olupdur hazânı vakt-i cünûn

Rumûz-ı ‘ışkı bahâr u hazân ider iş‘âr

 

Hazâna üştür-i ebr-i bahârı çekdi nesîm

Hazâna satdı metâ‘ın bahâr-ı gonce-kıtâr

 

Hazâna hayl-i bahâr ile geldi husrev-i gül

Semend-i bâd-ı bahârî hazâna virdi gubâr

 

Zer-i hazân ile sîm-i bahârı derc itdi

Sabâ hazân u bahâra olup sipeh-sâlâr

 

Bahâr tahtını almış hazânuñ eyleyüp âl

Bahâra bak nice geçmiş hazâna nakş u nigâr

 

Selîm Hân ki hazân yok bahâr-ı hulkında

Bahâr-ı bâg-ı İremdür hazânsuz olsa ne vâr

 

Bahâr emîr-i çemendür hazân hizâne-i zer

Şeh-i bahâra hazîne taşur hazân her bâr

 

Hazân zamanını fîkr it bahâra aldanma

Bahâr-ı ‘âlemüñ olur hazânı ahir-i kâr

 

Bahâra virdi tegayyür hücûm-ı fasl-ı hazân

Hazân bahâr ile oldı fenâ-yı dehre medâr

 

Ferah bahâr u hazân gam visâl şeh-i nevrûz

Bahâr vasl u hazân hecr u behr-i cân leb-i yâr

 

Bahâr levhini toldurdı zer varakla hazân

Hazân bahâr ile şeh medhin eylesün tekrâr

 

Hazânda seyre çıkarsa nigâr bahâr olur ‘âlem

Bahâra bakmasa döner hazâna dâr u diyâr

 

Hazânı tâze bahâr eyledi bahârı hazân

Hazân-ı çihre-i ‘âşık bahâr-ı ‘ârız-ı yâr

 

Zemîni sanma pür itdi bahâr u berg-i hazân

Döşer bahâr u hazân şâha dîba-i zer-kâr

 

Salın salın ki hazânsuz bahârsın ey serv

Bahâra döndi hazân ‘âlemüñ güzelligi var

 

Bahâr irince hazâna bu matla‘ı okıdı

Meger hazân u bahârum çemende andı hezâr

 

Hazân göçüp çemene kondı kârbân-ı bahâr

Hazânı bûy-ı bahâr itdi külbe-i ‘attâr

 

Güler bahâr ile gülşen hazân ile aglar

Solup hazânda tonanur bahâr ile ezhâr

 

Hazâna hâne yaraşur bahâra kûşe-i bâg

Hazân bahâr ile dirler ki olmanuz huşyâr

 

Bahâr irişdi gamuñdan hazâna döndüm ben

Hazân gelür baña sensüz bahâr ile gül-zâr

 

Bahâr-ı bâg-ı vücûda irüp hazân-ı ‘adem

Tagıtdı tâze bahârum hazân yili nâ-çâr

 

Görüñ bahâr u hazânın mahabbet illerinüñ

Hazân-ı ‘ışk ben oldum bahâr-ı hüsn o nigâr

 

Bahâr-ı tab‘umuñ oldı hazânı nazm-ı selef

Bahâr günleri geldi hazân kıldı firâr

 

Bîsât-ı sebz-i bahârı hazân idüp rengîn

Bahâr bâgına kıldı hazân zerin îsâr

 

Bahâr goncesi hamrâ hazân şükûfesi zerd

Nukûş-ı ferşüñe bakdum hazân bahâr ile yâr

 

Bahâr-ı lutf ile baksañ hazân-ı çihreme ger

Hazân bahâr ile bir yirde eyler idi karâr

 

Bahâr irişdi hazân gitdi geldi çün nevrûz

Kapuñda ‘Ulvî n’ola söylese hazân u bahâr

 

Bahâr bülbüli gûyâ ider hazân çün lâl

Bahâr-ı lutf ile mahv it hazânum ey dildâr

 

Bahâr-ı lutfuña nisbet-i hazân-durur medhüm

Görüp hazânumı göster bahâruñı gül-vâr

 

Bahâr-ı şâha hazân irmesün diyü yâ Rabb

Bahârı gördi hazânsuz el açdı Hakk’a çenâr

 

Bahâr-ı ‘ömrüñi Hak eylesün hazândan emîn

Nite ki ‘âlemi devr eyleye hazân u bahâr

 

(Ulvî. Dîvân-ı Ulvî. Halet Efendi Ek 150 vr.36b-38b; Ali Emiri Mnz 304 vr.37a-38a; Esad Efendi 3409 vr.8a-9a.)

 

Kasîde-i Çâr-Ender-Çâr

 

Cihân bâgında hadd ü zülf ü çeşm ü kaddüñ ey dilber

Biri güldür biri sünbül biri ‘abher biri ‘ar’er

 

Hayâl ü hasret ü derd ü firâkuñ ey tabîb-i dil

Karâr u ‘akl u sabr u fikri yagma kıldı ser-tâ-ser

 

Elümde bâd u gözde âb u dilde nâr u başda hâk

Baña kıydı bu zülf ü ‘ârız u hadd ü hat-ı ‘anber

 

Bu hüsnüñle bu ruhsâr u bu elfâz u bu güftâruñ

Dîlâra vü safâ-bahş u hayât-efzâ vü cân-perver

 

Melek-sîmâ perî-rû serv-kâmet gonce-femsin sen

Şeker-güftâr u hoş-reftâr u gül-ruhsâr u şîrîn-ter

 

Cebînüñle ruhuñla ‘ârızuñla gerdenüñ oldı

Cihân-gîr ü cihân-sûz u şeb-efrûz u ziyâ-güster

 

Leb-i la’l ü dür-i dendân u bûy-ı zülf ü ruhsâruñ

Olupdur her biri memdûh-ı şark u garb u bahr u ber

 

Müjeñle gamzeñ ile çeşmüñ ile kaşuña kuldur

Kemân-keşler ‘adû-keşler bahâdurlar dil-âverler

 

Cemâlüñle dehânuñla zebânuñla kelâmuñla

Beden biryân ciger sûzân u dil nâlân u cân bî-fer

 

Ne Rûm u Şâm içinde var ne yirde gökde mânendüñ

Güneş yüzlü hilâl-ebrû Mesîhâsın perî-peyker

 

Belâ vü mihnet ü hışm u cefâ vü hecr-i la‘lüñle

Bu ben mahmûr u mahrûra kadeh çeşm ü mey eşk-i ter

 

Ne hoş demdür ne kutlu gün ne zîbâ vakt ü sâ‘atdür

Ola meclîsde sâz u söz ü dilber bâde-i âhmer

 

Safâ-yı hâtırum ârâm-ı cânum devletüm ‘ömrüm

Hayâtum sıhhatum varum nigârumsın sen ey dilber

 

Miyân u kâmet ü la‘l ü ruhuñda cümle hatm olmış

Öpilmekler emilmekler sarılmaklar kuculmakler

 

Beni kul itdi bir mahbûb-ı hûb u meh-veş u dil-keş

Sürûr-ı dil huzûr-ı cân u nûr-ı çeşm ü sa‘d-ahter

 

Lebi Şîrîn saçı Leylâ özi Yûsuf yüzi ‘Azrâ

‘Aceb zîbâ ‘aceb ra‘nâ ‘aceb garrâ ‘aceb hoş-ter

 

Keser çevgân deler cânı açar şerha döker kanı

Çeker yayın atar tîrin çalar tîgın urur hançer

 

Halâvetde belâgatde letâfetde nezâketde

Dehen şîrîn suhen rengîn beden sîmîn miyân lâger

 

Hücûm-ı hayl u rahş u darb-ı tîg u top ile oldı

Kevâkib kör ü gerdûn ker zemîn muztar zamân mugber

 

Garîb ü bî-kes ü bîmâr ü zârem baña olmışdur

Cefâ mahrem ‘anâ zecr ü belâ hem-dem hatâ hem-ser

 

Belâ vü gussa vü derd ü belâdan olmadum hâlî

Elem bî-hadd sitem bî-‘add u gam bî-gâye hem bî-fer

 

Kafada râyet-i devlet nazarda ‘asker-i nusret

Yemînüñde yesâruñda turur şemşîr ile hançer

 

Kul oldum bir şehe kim hüsn ü hulk u haşmet ü hûbdan

İşidenler görenler dir ana server bana ser ver

 

Senüñdür saltanat rif‘at senüñdür ma‘delet nusret

Felek sâ‘î melek dâ‘î sa’âdet yâr u Hak yaver

 

Hükümetle şecâ‘atle vecâhetle ‘adaletle

Enûşirvân u Ferruh-ruh Gazanfer-fer Sikender-der

 

Keyumers ü Siyâmekle saña Hûşeng ü Tahmûres

Karakuldur karavuldur yasavuldur dahi çâker

 

Midâd ile devât u hâme vü levh oldı bu nazma

Siperler nîzeler zahm-ı ‘adûda karılan demler

 

Kafañ ile nazar-gâhuñda kâyim râyet ü ‘asker

Yemînüñde yesâruñda müheyyâ hançer ü şeşper

 

Selîm Hân kim olupdur hüsn ü hulk u ‘adl ü dâd ile

Esed-heybet ‘Alî-sîret Hasan-sûret melek-manzer

 

Sadâkatle ‘adâletle fesâhatle şecâ‘atle

Şehâ sensin Ebu Bekr ü ‘Ömer ‘Osmân u hem Hayder

 

Olupdur derd-mendüñ müstemendüñ bendeñ efkendeñ

Eger Hâkân eger Sâsân eger Sâmân eger Sencer

 

Zebûn Kasım’la Rüstem Kahramân u Güstehem berhem

Ferîdûn dûn Nerîmân nerm ü Sührâb Erdeşîr ahker

 

Bu eyvân u bu dîvân u bu ‘ayş u nûşuñı görse

Olur Efrâsiyâb u Kayser ü Cemşîd ü Cem çâker

 

Seher bezm itseñ olur ‘ayş u nûş u zevk u şevk içün

Felek süfre melek sâkî şafak bâde güneş sâger

 

Simât u mutrib u sâkî vü şem‘ olmaga bezmünde

Gelür her şeb sehâb u keh-keşân zühre meh-i enver

 

Olur rezm eyledükde hükm ü hıfz u ‘avn u nasr içün

Felek cevşen zırıh encüm siper şems ü kamer migfer

 

Şehâ vasf-ı had ü hâl ü leb-i hüsnüñle olmışdur

Sözüm rengîn gözüm rûşen dilüm gûyâ zamîr enver

 

Süvâr-ı esb-i kahr u heybet ü hışm u gazab olsañ

Dil ü cân hayrete varur zemîn ü âsumân ditrer

 

Enîsüñ şevket ü savlet celîsüñ devlet ü ‘izzet

Zihî nusret zihî fursat zihî kudret zihî leşker

 

Saña halk-ı nevâ kavm-i ‘Arab hayl-i ‘Acem hem Rum

Kimi hândur kimi sultân kimi şâh u kimi kayser

 

Şehâ kılsañ sefer şark ile garba zabt u feth içün

Dil ü cândan olur kâfir müselmân bende-i kemter

 

Karînüñdür rehînüñdür zahîrüñdür esîrüñdür

Kamu feth ü zafer birle kamu begler kamu ‘asker

 

Ziyâd itsün bu ‘izz ü câh u kadr ü şevketüñ Mevlâ

Bahâr u deyde rûz u şebde olsun Hak sana yâver

 

N’ola lutf u sehâ vü cûd u ihsânuñ recâ kılsam

Gönül zilletde cân haste beden ‘uryân u ben efker

 

Garîb ü bî-kes ü bî-çâre vü aşüfte-hâlüm ben

Yolum râh-ı ‘adem gam zâd u hem hem-reh elem rehber

 

Ciger biryân u göz giryân u dil nâlân u ser galtân

Beden bî-fer ecel ber-ser kefen der-ber-zemîn bister

 

Şehâ ‘adl ile dâduñ medh ü vasf itmekde ‘Ulvîdür

Kemâl ehli vü kân-ı fazl u hoş-tab‘ u suhen-perver

 

Bu deñlü kudret ü nazm u bu deñlü lutf u ihsânuñ

Ya Hâfızdur ya Câhızdur Zahîr ü Enverî beñzer

 

Du’â ile senâ ile fesâhatle belâgatle

Kasîdem bî-nazîr ü bî-şebîh ü bî-misâl ü ter

 

Nitekim devr-i mihr ü meh şeb ü rûz ola ‘âlemde

Nitekim bunca zîb ü ziynet ü ârâyiş ü zîver

 

Hudâ-yı Zü’l-celâl ü Zü’l-cemâl ü Hayy u Kâdirden

Müyesser ola saña taht u baht u efser ü kişver

 

(Ulvî. Dîvân-ı Ulvî. Halet Efendi Ek 150 vr.31b-33b; Ali Emiri Mnz 304 vr.32b-34a; Esad Efendi 3409 vr.1b-2b.)


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969Doğum YeriGörüntüle
3Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
5Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969Doğum YılıGörüntüle
6Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
7Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
8Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969Ölüm YılıGörüntüle
9Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
10Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?MeslekGörüntüle
11Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969MeslekGörüntüle
12Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?MeslekGörüntüle
13Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16Okyay, Sevind. 25 Kasım 1942 - ö. ?Madde AdıGörüntüle
17Efe, Necdet Rüştüd. 1900 - ö. 24 Eylül 1969Madde AdıGörüntüle
18Funda Özlem Şerand. 11 Ağustos 1984 - ö. ?Madde AdıGörüntüle