GARİBÎ

(d. ?/? - ö. ?/1529\'dan sonra)
divan şairi ve nasiri, tezkire müellifi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 16. Yüzyıl / Azeri)
ISBN: 978-9944-237-86-4

Asıl adı bilinmemektedir. Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla “Garîbî” mahlasıdır. Nerede doğduğu tam olarak bilinmemekle birlikte tezkiresinde verdiği bazı bilgilere göre Menteşe yöresi, yani Muğla veya civarında doğup büyümesi ihtimali yüksektir. Ailesi hakkında da kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak tezkiresinin “Hekîmî” maddesinde (Babacan 2010: 96) silik çıkan bir kelimeden sonra “…hâk-sârun atasıdur” ifadesine yer verilmesi, Hekîmî’nin, Garîbî’nin babası olması ihtimalini güçlendirmektedir. Ayrıca, Hekîmî’den bir sonraki madde olan “Lutfullâh Çelebi” maddesinde, “mezkûrun oğlıdur” ibaresinin geçmesi, Lutfullah Çelebi adında bir kardeşi olduğu ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Buna göre Lutfullah Çelebi, “Gubârî” mahlasını kullanmaktadır ve babası öldükten sonra sipâhî oğlanları bölüğüne yazılmayı reddettiğinden İskenderiye’ye sürülerek orada ölmüştür (Babacan 2010: 97).

Çehâr-Fasl adlı eserinin “Hikâyet-i El-Hac Müslidddîn Bin Menteşe” bölümünde (Garîbî: vr. 58b), genç yaşında bu kimseden dersler aldığını söyler. Buna ilaveten tezkiresinin Şâhidî maddesinde (Babacan 2010: 95) Şâhidî Dede’nin Menteşe ve Muğla yöresinden olduğunu belirttikten sonra, sünnîliği “cehalet âlemi” diye nitelendirip, kendisinin de bu “âlemde” iken Şâhidî Dede’den “sarf ve nahv” okuduğunu belirtir. Bu noktadan sonra, Garîbî’nin hayatı hakkında bildiğimiz tek şey, yine tezkiresinin “Şeyh İbrahim” maddesinde, Gülşenî’nin Mısır’dan İstanbul’a getirildiğinde kendisinin de orada bulunduğunu belirtmesinden ibarettir (Babacan 2010: 87). Gülşenî’nin siyasî isnatlarla Mısır’dan İstanbul’a getirilmesi 1529 tarihine tekabül ettiğine göre (Konur 2000: 126), Garîbî bu tarihte, henüz hayatta olmalıdır.

Hüseyin Sıddîk, Garibî divanında Tahmasb’a sunulan kasidelerdeki “şâh sevgisi”ne dayanarak onun Anadolu’dan Tebriz’e geldiği ve Tahmasb’a sığındığı sonucuna ulaşmaktadır. Ayrıca, Garîbî’nin Tahmasb döneminde Tebriz’in büyük alim ve şairlerinden olduğunu iddia eder (Sıddîk 1382/2002: 243). Garîbî’nin eserlerinin tek nüshasının İran’da olması, Sıddîk’in iddialarını desteklemekle birlikte, tek başına bu iddiaları ispatlamaya kafi değildir. Garibî’nin ölüm tarihi, kesin olmamakla birlikte 1529’dan sonradır.

Eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla Garîbî, çok iyi Arapça ve Farsça bilmektedir. Sünnîlikten Şîî mezhebine geçtiği kesindir. Bu geçişi, Çehâr-Fasl adlı eserinde, Şeyh Safîyüddîn hikayesinde, rüyasında onun elinde “Kara Mecmua”yı görmesi suretiyle olduğu şeklinde anlatır (Sıddîk 1380/2000: 25). Zaten bütün eserlerinde Garîbî, samimi ve sıkı bir Şîa takipçisidir. Hatta eserlerindeki propagandaist eda, onun Anadolu’da Şâh İsmail Safevî’nin halifelerinden olma ihtimalini dahi akla getirmektedir. Garîbî’nin eserleri şunlardır:

1. Menâkıb: 15 varaktır. Manzum ve mensur kısımlardan oluşmaktadır. Manzum kısımlar kıt’a, kasîde, rübâî şeklinde olup tevhid, na’t, münâcât, On İki İmam ve Şîa büyüklerine övgü muhtevalıdır. Mensur kısımlar da benzer konulardadır. Mensur kısımlar sağlam ve secili olmakla birlikte dili sadedir.

2. İlzâmu’n-Nevâsıb veya Risâle-i Yuhanna: 20 varaktır. Arapça bir eserden tercüme edildiği anlaşılmaktadır. Eser, kelam ve akaid konularındadır. İsrailli Yuhanna’nın dilinden, Şîî mezhebinin hakikat olduğu anlatılır. Dağınık ve seci bakımından yetersiz bir nesir dili vardır.

3. Dîvân-ı Garîbî: 73 varaktır. Divanda, 9 kaside, 2 terkîb-i bend, 2 tercî-i bend, 144 gazel, 2 murababa, 4 muhammes, 15 kısa mesnevî, 12 kıt’a, 14 rübâî, 12 matla yer almaktadır. Kasideleri ile terkîb-i bend ve tercî-i bendleri, Şîa büyükleri ve Şâh Tahmasb’a mehdiye niteliğindedir. Mesnevîleri tasavvufî, gazelleri ise genellikle âşıkânedir. Dili sade, Arapça-Farsça terkîp sayısı 16. asra göre azdır. Bazen konuşma diline yaklaşır bir edası vardır. Fakat, halk dili ve bazen de Azerî şivesine ait tabirleri kullanır.

4. Çehâr-Fasl: 25 varaktır. Manzum-mensur karışık bir eserdir. Her fasılda, Kur’ân ayetleri ve hadislere dayanılarak Şîî mezhebinin tasdiki ve Hazret-i Ali’nin kerametleri söz konusu edilir. Mensur bölümler, küçük manzum parçalar ile bağlanır. Mensur kısımda Garîbî, az da olsa hayatından anektotlar aktarır. Nesir kısımları sağlam ve secili bir üsluba sahiptir.

5. Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rum: 27 varaktır. Ancak ortasından bir kısım eksiktir. İlk üç varakta dibâce özelliği gösteren mensur bir kısım vardır. Burada Garîbî, Arap ve Acem şairlerinin kaleme alındığı ancak Anadolu şairlerinin dikkate alınmayarak unutulmaya terk edildiğinden söz eder. Kendisinin bu konuda ilk çalışmayı yaptığından söz ederek adeta tezkiresinin, Anadolu/Osmanlı şairleri hakkında yazılan ilk eser olduğunu iddia eder. Onun, bu eserini en azından Sehî ve diğer 16. yüzyıl tezkirelerinden habersiz kaleme aldığı açıktır. Öte yandan, Garîbî’nin 1529’da İstanbul’da olduğu düşünülürse, bu eseri o yıllarda yani Sehî tezkiresinin kaleme alındığı tarihten daha önce yazdığı da düşünülebirlir. Bu durumda tezkire, Anadolu/Osmanlı sahası hakkında yazılan ilk Türkçe tezkire niteliğini kazanmaktadır. Tezkirede 54 şair yer alır. Şairler, Mevlânâ ile başlayıp Deli Birâder ile son bulmaktadır. Herhangi bir tabaka ya da alfabetik sıralama takip edilmez. Şair biyografileri kısa ve örnek şiir sayısı da azdır. Eserin dili sade ve çoğu kez secisizdir. Her ne kadar tezkirenin başında dibâce özelliği gösteren mensur kısımda, eserde, “muhibb-i hânedân” (Ehl-i Beyt’i sevenler) ve Mevlevî şairlerin bir araya toplandığı söyleniyorsa da, içerikteki şairlere baktığımızda, bu iddiayı kabul etmek mümkün değildir. Yine tezkire, Sehî ve Latîfî tezkirelerinde yer almayan 13 şair hakkında bilgi içermesi ve bazı 14-15. asır şairleri hakkında başka tezkirelerde yer almayan malumata sahip olması bakımından da önemlidir.

Garîbî, özellikle Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rum adlı eseriyle edebiyat tarihimizde önemli bir yere sahiptir. Ayrıca, şiirleri Osmanlı ve Azerî sahalarının karışımı özelliği gösterdiğinden dil araştırmaları için de önemli veriler sunmaktadır. Öte yandan onun, Sünnî mezhebinden Şîî mezhebine geçerek propagandaist bir kişiliğe bürünmesi, Anadolu’nun inanç tarihi ve sosyolojisi açısından da eserlerini incelemeye değer kılmaktadır.

Kaynakça

Babacan, İsrafil (hzl) (2010). Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rum Garîbî Tezkiresi. Ankara: Vizyon Yay.

Garîbî. Külliyât-ı Garîbî. Meclis-i Şu’arâ-yı İslamî Kütüphanesi. No. 13908. 184 vr.

Konur, Himmet (2000). İbrâhim-i Gülşenî. İstanbul: ?.

Sıddîk, Hüseyin Muhammedzâde (hzl) (1380/2000). Kara Mecmû’a. Tahran:?.

Sıddîk, Hüseyin Muhammedzâde (hzl) (1382/2003). Dîvân-ı Garîbî ve Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rum (eski harflerle). Tahran: İntişârât-ı Peyâm.

 

 

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DOÇ. DR. İSRAFİL BABACAN
Yayın Tarihi: 02.08.2014
Güncelleme Tarihi: 01.11.2020

Eserlerinden Örnekler

Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rumdan:

Sûzî: Birgama şehrinde bir pîne-dûz oğlı imiş. Taleb-i ilme heves kılup mahrûse-i Kostantiniyye’ye tahsîle gelmiş ve esnâ-yı mütâ’alada şi’re iştigâl göstermiş âşüfte-dimâğ ve şûrîde-sıfat fakîrveş yigit imiş. Egerçi itmâm-ı dîvâna ömri vefâ itmemiş ammâ gazeliyyâtı matbû vâki’olmışdur ve bu iki beyt anundur. Şi’r:

 Derd ehli gitdi kalmadı bir gam-güsârumuz

 Geçsün figân u nâle ile rûzgârumuz

 Ferhâd gibi âşıka bir hem-celîs yok

 Daglara düşmesün mi dil-i bî-karârumuz

(Babacan, İsrafil (hzl) (2010). Tezkire-i Mecâlis-i Şu’arâ-yı Rum Garîbî Tezkiresi. Ankara: Vizyon Yay. 77.)

Dîvân’dan:

Kasîde

 Kıble-i erbâb-ı devlet Ka’be-i ehl-i yaķîn

 Nefs-i peygamber imâm-ı hakemîrü’l-mü’minîn

 Mâh-ı a’lâ-menzilet rif’at-nişân-ı tâ vü hā

 Şâh-ı vâlâ-mertebe mesned-nişîn-i yâ vü sîn

 Kâtib-i vahy-i Hudâ emr-dâr-ı hayl-i evliyâ

 Ālim-i ilm-i Nebî ser-dâr-ı Rabbü’l-âlemîn

 Şâh-ı dîn ya’nî Alî-i âlį-i a’lâ-lakab

 Muķtedâ vü hâdî-i cem’-i ibâdü’ś-sâlihîn

5. Hel etâ vasfıyla medh itdi senâsın Kirdgâr

 Lâ-fetâ medhiyle vasfın ohudı Rûhu’l-emîn

Ravza-i pâkünde Rıdvân yüz dutup her hıdmete

 Yolına kipriklerin câ-rûb iderler hûr u ayn

 Fazlı bahrinden getürdüm nazma birkaç dürr-i pâk

 Ez-rivâyât-ı sahîh-i tayyibîn ü tâhirîn

 Gel kulak dut cânile ey cân aceb sırdur bu sır

 İrmedi hîç kimse bu sırra meger ehl-i yakîn

 Vazı-ı haml itmek deminde Meryem-i ismet-penâh

 Kaçdı girdi Ka’beye ez-güft ü gû-yı müdbirîn

10. Geldi hâtifden nidâ-yı rûh çıhdı Ka’be’den

 İrdi ol sâ’at vücûda Îsî-i gerdûn-nişîn

 Sırr-ı hak göstermek istedi anası ol şehün

 Vahy-i nâzil birle girdi Ka’be’ye ol nâzenîn

 Ķudret-i Allâh ile geldi vücûda ol velî

 Ka’beye virdi şeref ol pîşvâ-yı ehl-i dîn

 Su çıhardıysa n’ola daşdan aśâ-yı Mûsavî

 Eyledi mücrî şehün on barmaķı mâ’-i mu’în

 Şekl-i ejder gördi vü hem itdi a’sâsın Kelîm

 Ahd-i mehdinde dü şak kıldı anı ol şâh-ı dîn

15. Üç yüz altmış altı yıldan śonra Selmân üstine

 Daşladı dest-i velâyet birle vurdu yâsemîn

 Fâŧımâ cüfti olup Haķ’dan mübârek bâd içün

 Zümre-i Zehrâ eşiginde yüz urdı ber-zemîn

 Zü’l-fiķâr u Düldül ü tâc-ı le-‘amrük şe’nine

 Geldi Haķ’dan kime sun’ olmış idi lutf înçünîn

 Ol zamândan berü kim koydı nebî kitfine pâ

 Reşk idüp mi’râcına hasret çeker çarh-ı berîn

 Ol şeb-i mi’râc kim Haķ’dan Muhammed hakkına

 Da’vet-i vahy ü Burak indirdi Cibrîl-i emîn

20 Çıhdı mi’râca Alî-i âlî-i a’lâ-sıfât

 Her felekde bir melek seyr itdi Hayrü’l-mürselîn

 Hazret-i Haķ’dan varup gûş itdi ŧoķsan bin kelâm

 Cümlesin lafž-ı Şeh-i Merdân ile ilme’l-yakîn

 Geldi çün seyrine peygamber [ü] imâm evliyâ

 Ey mübârek bâd idüp virdi nişân engüşterin

 Anun içün mazhar-ı küll-i acâyib oldı kim

 Barça peygamberlere hem-râh idi der-râh-ı dîn

 Hîç kim evlâd-ı Âdem’den kemâl ü fazl ile

 Olmadı hem-tây illâ-rahmeten li’l-âlemîn

25. Ceng içün leşker çeküp cem’ olsalar a’dâ-yı dîn

 Önine durmazdı ger olsaydı kûh-ı âhenîn

 Lutf u ihsân [u] kerem donunda hergiz âleme

 Gelmedi bir özge şekl ile dahı ol bî-karîn

 Ger hezârân yıl ohursa vasfını ins ü melek

 Yazamaz minden birin ecrin Kirâmen Kâtibîn

 Sâķî-i Kevser şeh-i saf-der imâm-ı ins ü cân

 Şâh-ı merdân sırr-ı hak el-hak çünîn bâyed çünîn

 Kıldı hâtifden yine gönlüme bir matla’ tulû’

 Hāk-i dergâhundadur rûy-ı niyâzum yâ mu’în

30. Ey velâyet tahtı olmışdı senünçün şeh-nişîn

 Âdem’i ol dem ki kılmışdı muhammer mâ’ vü tıyn

 Âleme hükm itdi yâdun ile Süleymân nebî

 Ey ki rûh-ı pâküne yüz min hezârân âferîn

 Husrev-i encüm kimi olmazdı cârî emri ger

 Mühr-i mihrün olmasa şâhâ ana nakş-ı nigîn

 Nakş-bend-i levh-i kün tasvîr idelden Âdem’i

 Yazmamışdur mihr-i ruhsârun kimi nakş-ı metîn

 Men gedâyı künc-i mihrün ile sultân itdi kim

 Zerre gelmez aynuma mülk-i Cem ü Fagfûr-ı Çîn

35. Her gice tâ subh nazm itsem s-senâ vü medhüni

 Başuma encüm saçar doķuz tabak dürr-i semîn

 Mehdî-i hâdî diyüp her dem çekerler intizâr

 İki ālemde kim isterse sevâb-ı sâbirîn

 Vaktidür şâhâ nikâbun aç be-hakk-ı Mustafâ

 Hem be-hakk-ı ehl-i beyt u âl u ıtret ecma’în

 Zü’l-fikârun her seher el üste dutup âfitâb

 Düldül-i çarha felek her subh urar zerrîn zeyn

 Ay u gün ins ü melek şâhâ zi-mâhî tâ-be-mâh

 Muntazırlardur cemâlüne meger kim Hâricîn

40. Âdemün irmez kemâl-i safvetine ihtilâl

 Secde ehline karîb olmasa İblîs-i la’în

 Cümlenün ahvâline vâķıfsın ey sırr-ı Hudâ

 Bir durur yanunda ilm-i evvelîn ü âhirîn

 Mihrüni îmân bilen âşıklara ol dest-gîr

 Ey be-hakk-ı Şebbir ü Şubbeyr ü Zeyne’l-âbidîn

Bâkır u Sādık Haķî Kâzım Rızâ vü hem Takî

 Hem Nakâ vü Askerâ Mehdî-i mehd-i mihterîn

 

 Aşkına kim kullarun silkinde itgil ser-firâz

 Vir Garîbînün murâdın yâ imâme’l-muttakîn

 

 Dergeh-i lutfundadur çeşm-i ümîdüm kıl kerem

 Yâ Alî ibn-i Ebâ Tâlib emîrü’l-mü’minîn

 

(Garîbî. Külliyât-ı Garîbî. Meclis-i Şu’arâ-yı İslamî Kütüphanesi. No. 13908. vr. 6b-8b.)