AHMED FAKÎH

(d. ?/? - ö. ?/?)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / Başlangıç-15. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Oğuz-Türkmen Türkçesinin Anadolu sahasında ilk örneklerini veren şairlerden sayılan Ahmed Fakîh hakkındaki bilgiler genellikle Mevlevî ve Bektâşî kaynaklarına dayanmaktadır. Bunlar arasında başta Ahmed Eflâkî’nin Menâkibu’l-Ârifîn’i, Muhyiddîn’in Hızır-nâme’si, Seyyid Hârûn-ı Velî Menâkıbı ve Menâkıb-ı Hâce Fakîh Ahmed Sultân ile Hâcı Bektâş-ı Velî ve Hâcım Sultân’ın Velâyet-nâmeleri gelmektedir (Sertkaya 1989: 65). Ahmed Fakîh’i bilim dünyasına tanıtan Köprülü’ye (1926: 289-295) göre XIII. yüzyılın ilk yarısında yaşayan şair, halk arasında şöhreti büyük olan, hükümdar ve emirlerin saraylarında rahatça hareket edebilen biridir. Ancak Fakîh’in yaşadığı yüzyılla ilgili bu görüşe katılmayan Tezcan (1994: 88); Çarh-nâme isimli manzumesinde verdiği bilgilerin onun 1350’li yıllarda yaşlılık döneminde bulunduğunu işaret ettiğini, bunun da XIII. yüzyılın değil, XIV. yüzyıl Anadolu Türk edebiyatının ilk şairlerinden olduğunu gösterdiğini ileri sürmüştür.

Araştırmalara ve çeşitli görüşlere göre Türk edebiyatında Ahmed Fakîh isminde birkaç şahıs mevcuttur. Anadolu Selçukluları döneminde XIII. yüzyılda iki ayrı Ahmed Fakîh’in yaşadığına ilk kez değinen Gölpınarlı (1953: 88)’dır. Gölpınarlı’nın ve daha sonraki araştırmacıların verdiği bilgileri de aktaran Osman F. Sertkaya, farklı zamanlarda yaşadığı hâlde birbiriyle karıştırılan beş Ahmed Fakîh’in varlığından söz etmektedir. Sertkaya’ya (1996: 65-67) göre, bunlardan ilki Azerbaycanlı olup Tebriz’in Asbust köyündendir. Anadolu’da âhî teşkilatının kurucusu kabul edilen Kırşehirli Âhî Evran’ın şeyhi ve kayınpederi Şeyh Evhâdüddîn Hâmid bin Ebü’l-Fahr el-Kirmânî’nin mürididir. Şeyh Kirmânî’nin Konya’yı ziyareti sırasında (602/1206) Anadolu’ya geldiği düşünülmektedir. Mevlânâ ve babası Bahâeddîn Veled’in Konya’ya yerleşmesinden yedi sekiz yıl kadar önce 617/1221’de vefat etmiştir. Mezarı Konya’dadır. Ancak Hâfız Hüseyin Kerbelâyî’nin (ö. 962/1554), Ravzatü’l-Cinân ve Cennetü’l-Cenân adlı eserinde Fakîh Ahmed Asbustî adlı bir kişiden bahsedip kabrini Tebriz yakınlarındaki Asbust köyünde göstermesi, Konya’da medfun olandan başka bir Ahmed Fakîh’in yaşadığını veya Tebriz’de bulunan kabrin makam olabileceğini düşündürmektedir.

İkinci Ahmed Fakîh ise, Horasan’dan 626/1228’de Konya’ya gelmiştir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin babası Bahâeddîn Veled’in müridlerindendir. Kutbu’l-Budelâ lakabıyla da anılmaktadır. Eflâkî (1986: 452-453), Menâkıbü’l-Ârifîn’de kendisine yer vermiş ve onun bir gün el-Hidâye okuduğu esnada, Bahâeddîn Veled’in ilmindeki büyüklük karşısında kendinden geçerek kitaplarını ateşe atıp dağlara çıktığı ve ancak Bahâeddîn Veled’in vefatından sonra şehre döndüğü şeklindeki menkıbeyi nakletmiştir. Ayrıca Mevlânâ’ya büyük hürmet gösterdiğine, Mevlânâ’nın da ona aynı şekilde mukabele ettiğine de değinen Eflâkî’ye göre Ahmed Fakîh 628/1221’de vefat etmiştir. Ancak İ. Hakkı Konyalı (1964: 395-396), Ahmed Fakîh’in Bahâeddîn Veled’in ölümünden sonra dağdan Konya’ya gelmesi ve cenaze namazını da Mevlânâ’nın kıldırmasına istinaden bu tarihin yanlışlığına işaret etmiş ve Fakîh’in vefat tarihini 650/1252 olarak göstermiştir. Sertkaya (1996: 136); Fakîh’in medrese eğitimi gördüğünü, fıkıhtaki üstün bilgisinden ve Mevlânâ’nın babası Bahâeddîn Veled’den fıkıh dersi almış olmasından dolayı kendisine “Fakîh” dendiğini de eklemiştir. 

Üçüncü Ahmed Fakîh’in mezar taşı Konya/Akşehir’dedir, fakat ölüm tarihi bilinmemektedir. Dördüncü Ahmed Fakih, Konya/Karamanlıdır. Sehî Tezkiresi’nin beşinci tabakasında kendisinden Hâce Fakîh-i Karamânî ismiyle söz edilmektedir. Doğum ve ölüm tarihi verilmemiştir. Sehî Bey; onun Türkçe, Farsça ve Arapça sözleri ve benzersiz gazelleri olduğunu söylemiştir (Kut 1978: 195). Tezkirenin sadeleştirilen neşrinde ise şairin ismi Hoca Kara Fakîh’tir (İsen 1980: 126). Beşinci Ahmed Fakîh ise, şeriat emirlerine bağlı yaşayan ve düzenli hayatı olan bir kişidir. Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe ve Çârh-nâme’nin müellifinin bu Ahmed Fakîh olduğu düşünülmektedir (Sertkaya 1996: 65-67). Araştırmacıların “Ahmed Fakîh” adıyla kaleme alınan kütüphanelerde kayıtlı metinlerin aynı adı taşıyan şairlerden hangisine ait olduğu konusunda fikir birliğine varamamışlardır. Ahmed Fakîh’in eserleri şunlardır:

 1. Çarh-nâme: Eğirdirli Hâcı Kemâl’in Câmi’ü’n-Nezâ’ir’in adlı nazire mecmuasında “Ahmed Fakîh der bî-vefâî-i rûzgâr” başlığıyla yer alan kaside nazım şekliyle ve aruzun hezec bahrinin “mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün” kalıbıyla yazılan manzume 83 beyittir. Köprülü (1926: 289-295), Câmi’ü’n-Nezâ’ir’in sonundaki cetvele göre metnin 100 beyit uzunluğunda gösterildiğini, dolayısıyla 17 beyitlik kısmın kayıp olduğuna değinmiştir. Didaktik bir dille yazılan eserde, dünyanın faniliğinden ve geçici zevklerine kapılmamak gerektiğinden, feleğin acımasızlığından ve ahiret yurdu için hazırlanmanın lüzumundan bahisle sabır, ibâdet ve tevâzu gibi konularda öğütler verilmiştir (Mazıoğlu 1974: 11-12). Eski Anadolu Türkçesinin en eski örneklerinden biri kabul edilen manzumede nazım tekniği bakımından kimi kusurlar mevcuttur. Kasidenin XIII. yüzyılın ilk yarısında yazılmış olduğu bilim dünyasında hâkim ise de Tezcan (1994: 86-87), metinde yer alan birçok insanın vebadan öldüğü şeklindeki bilgiye dikkat çekmiştir. Şairin, 1346-1353 yılları arasında yayılan “Kara Veba” salgınından söz ettiğini, dolayısıyla da eserin en erken 1350’lerde veya daha sonra yazılmış olması gerektiğini belirtmiştir. Çarh-nâme, Mecdut Mansuroğlu tarafından yayımlanmıştır (1956).

2. Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-ŞerîfeTek nüshası British Museum’da olan bu mesnevîyi, Hasibe Mazıoğlu 1963 yılında bir bildiriyle tanıtmış (1964), sonra da neşretmiştir (1974). Aruzun “mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün” kalıbıyla yazılmış 339 beyit uzunluğundaki manzumede hece vezniyle yazılmış dörtlükler de mevcuttur. Seyahat-nâme niteliğindeki eserin dili gayet açık ve sadedir. Arapça ve Farsça kelimelerin yanında içerdiği zengin Türkçe kelime hazinesi bakımından önemli bir metindir. Şair, gerçekçi bir anlatımla dünyanın geçiciliği, iyilerle arkadaş olunması ve sabrın elden bırakılmaması gibi konularda öğütler de verdiği mesnevîyi, hac ziyareti esnasında gördüğü Şam, Kudüs, Mekke, Medine gibi kutsal mekânların anlatmak amacıyla kaleme almıştır. Peygamberin Medine’ye hicretini, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kabirlerini ziyaretini, Kâbe’yi tavaf edişini, Hacerü’l-Esved ve Harem’in özelliklerini anlatan Ahmed Fakîh; Kubeys Dağı, Hira Mağarası, Kudüs, Mescid-i Aksa, Kubbetü’s-Sahra ve Makam-ı İbrahim hakkında da bilgiler vermiş ve Şam şehrinden övgüyle söz etmiştir ( Mazıoğlu 1974: 12-13; Yavuz 2011: 118-119).

3. Fakîh (Ahmed)’in Şiirleri: Fakîh mahlaslı 69 beyitlik beş manzume, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Seminer Kitaplığı 4453’te kayıtlı 87 varaklık bir yazmanın 83b-87b varakları arasındadır. Bu şiirlerin dördü, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe’nin 340-390. beyitleri arasındaki dört manzumenin 11 beyit fazlasıyla ikinci nüshasıdır. 7 beyitlik beşinci manzume ise Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe’de yer almamaktadır (Sertkaya 1996: 136). 

Tezcan (1994: 87); Kitâbu Evsâfı Mesâcidi'ş-Şerîfe yazarı Ahmed Fakîh, Çarh-nâme yazarı Ahmed Fakîh ve Yûsuf u Züleyhâ yazarı Sula Fakîh'in aynı kişi olabileceğini belirtmiştir. Ayrıca, dil ve üslub bakımından benzerlikler gösteren, Cimcime Sultân, Ahvâl-i Fâtıma, Dâsitân-ı Geyik ve Kesik Baş gibi bir dizi manzum hikayeleri de XIV. yüzyılın ortalarında yaşadığını tahmin ettiği Ahmed Fakîh'in yazmış olabileceğini öne sürmüştür. Ahmed Fakîh, tasavvufî hareketlerin Anadolu’da hızlı bir şekilde yayıldığı dönemde yaşamıştır. Bu nedenle sanatını, edebî kaygıdan uzak bir şekilde yazdığı dinî-didaktik şiirlerle halka bilgi vermek maksadıyla kullanmıştır. Sertkaya (1996: 136)’ya göre o, tasavvufî konularda yazan Fars edebiyatına vâkıf bir şairdir.

Kaynakça

Çarh-nâme’den

Dirîgâ çarhun elinden hezârân

Ki kılmışdur mu’attal bunca karân

 

İşid imdi bu ahvâli i kardaş

Çün ümmetdür biribirine ihvân

 

Yavuz sanmaya kardaş kardaşına

Hakîkatdür bu sözüm bana inan

 

İşitdün ise sözüme kulak tut

Gidermegil sözümi kulağundan

 

Bilür misin niçün geldün cihâna

Seni kulluğ içün yaratdı Sultân

 

Sana ni’met virüpdür bî-nihâyet

Husûsâ kim kılupdur ehl-i îmân

 

Nasîhat tutar isen dinle sözüm

Hünerün var ise gel uşda meydân

 

Sana birkaç öğütler vireyin ben

Ki her birisi dürr ola ya mercân

 

Öğüdüm bu günehden tevbe eyle

Ki îmân kasdın eyler bil ki şeytân

 

Usan olma başuna aklunı dir

Yol uzakdur ki yokdur hadd ü pâyân

 

Gözün aç gaflet içre yatma iy dost

Ki göçmeğe dutupdur yüzi kervân

 

Yol erenleri göçüp yola girdi

Dögeyorur âhir dünbeki servân

 

Nice bir yatasın gafletde iy yâr

Ecel irmezdin öndin imdi uyan

 

Nazar kıl âleme hâlüni anla

Yarağa meşgul ol sen iy Müselmân

 

Eğer nâm ister isen âhiretde

Yidürgil Hak yolına dünyede nân

 

Olanlar sana yitmez mi nasîhat

Niçün ussını dirmezsin sen iy cân

 

Bu dünyâya niçün pek yapışursın

Seni andan koparur çarh-ı devrân

 

Bu rızk içün nice teşviş çekersin

Uşandı rızk yiyü ağzunda dendân

 

Eğer girüp sin içinde yatasın

Beş on arşun bez ile yâhud uryân

 

Ne mağrûrsın cihânun lezzetine

Niçe bir yürüyesin şâd u handân

 

Kaza yayı ecel okların atar

Sana dahı dokınısar ol okdan

 

Ol okun zahmına kimsene döymez

Görür ölmez virür cânını kurbân

 

Vefâ umma bu dünyâdan i hânum

Anunla kılmagıl sen ahd ü peymân

 

Seni aldar bu dünyâ bî-habersin

Sözüm işit öğüdüm tut top elden

 

Ögüni dir kıyâmet bil yakındur

Utan kim sana nâzırdur yaradan

 

Hevâya uyma geç nefs arzusundan

Bu nefs atınun ağzına ur uyan

 

Bu dünyâ bî-vefâdur bil hakîkat

Seni göçürmedin ol sen göç andan

 

Nice bir durısar bu dünya halkı

Nice bir olısar dünyâ abâdân

 

Yıkılısar bu göklerle bu yirler

Kamusı olısardur külli vîrân

 

Gün ola kim kopa dağlar yirinden

Berâber ola düpdüz dağ u yaban

 

Kıyâmet kopıcağız bil hakîkat

Kelebek bigi dağıla bu insân

 

Yaradılmış cemî’i öliserdür

Kalısardur hemân ol ferd u rahmân

 

Yarın anda halâyık cem’ olısar

Kimi kayguya batmış kimi şâdân

 

Su’âl eyleyiserler itdüğünden

Tutar âzâlarunı anda lerzân

 

Kirâmen kâtibân durmaz yazarlar

Ne kim itdün kılurlar anı dîvân

 

Getürüp tartalar hayrunla şerrün

Hakîkat bil kurılur anda mîzân

 

Eğer hayrun ağır gelse zi devlet

Yüzün ağ ola hem-çün mâh-ı tâbân

 

Eğer şerrün ağır gelse i miskîn

Varacak yirün olur bil ki nîrân

 

Sırâta uğrayısardur yolun bil

Kılıçdan iti dirler ince kıldan

 

Yarın andan geçisersin yol oldur

Sakın imdi i kardaş çıkma yoldan

 

Bizi korkduğumuzdan kurtar iy Hak

Bize ayruk bititme anda hicrân

 

Cemâlün bize göster yarın anda

Be-hakk-ı Mustafâ vü mâh-ı tâbân

İz, Fahir, G. Kut (1985). “Ahmed Fakîh”. Büyük Türk Klâsikleri. C. 1. İstanbul: Ötüken-Söğüt Yay. 265-266.

 

Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe’den

Fî Zikri Vasfı Mekke Şerrefehu’llâhu Te’âlâ

Hele bir gün irişdük Ka’beye biz

Nasîb ola Çalabdan varasız siz

 

Bu Mekke şehrinün dört yanı sarpdur

Eğer maşrık yanıdur yâ ho garpdur

 

Ki dereden iner şehrün ucına

Görincek Ka’beyi benzün uçına

(…)

İşit imdi sana vasfın diyeyin

Sıfatlarını bir bir şerh ideyin

 

Haremün uzunı iç yüz adımdur

İçi düpdüz ıvacuk akça kumdur

 

İnin adımladum ben yüz yigirmi

Ki dört bucaklıdur degül yigirmi

 

Bu dört dîvarları üç kat kemerdür

Haremün taşra yanı tolu şardur

 

Kemerleri direk üzre durupdur

Sağışda bu direkler biş yüz ondur

 

Haremün dört bucakda dört menâre

Kanâdiller dizilmişdür kenâre

 

Mü’ezzinler çıkar okur ezânı

Sevinür işidenün gönlü cânı

 

Harem kapuların saydum tamâmet

Kamu kırk dört kapudur zî alâmet

 

Haremün orta yiri Ka’bedür çak

İbâdetdür anun var yüzine bak

 

Yüceliği inen yüksekdür iy cân

Kıyâs itsen anı kırk arşun iy cân

 

Kireç taşdur anun dahı yapusı

Güneş toğışınadur hem kapusı

 

Bilek gibi ki halka var gümişden

İki halka var anda tuhfe işden

 

Bu iki halka arası kilid bil

Çıkarsan işiğine var yüzün sil

 

İşiği yücesi boydan yücedür

Çeker birbirini kul ger hocadur

 

Kara atlasıla Ka’be bürinür

Hemân etekleridür kim görinür

 

Kapusına Hacerü’l-esved yakıncak

Ki canlar sevinür ana bakıncak

 

Hem altun oluğun altı ziyâret

Ki İsmâ’il Nebîye var işâret

 

Kuyuya menberi karşudur anun

Görincek gark olur nurlara cânun


Tolayı yanı ferşdür Ka’benün bil

Yapılmışdur ana otuz iki mîl

 

Her iki mîl arası iki kandîl

Giceler subh olınca yanar bil

 

Tavaf yiri ol milin içi yüzidür

Bu hûb söz ki dirüm Ahmed sözidür

 

O Ka’be kapusınun karşusında

O İbrâhim makâmı kubbe anda

 

Mübârek ayağı taşda yir itmiş

Ziyâretdür ol anda kendü itmiş

 

Ana yakın durur ol âb-ı zemzem

İçen kişide hergiz kalmaya gam

 

Anun üsti bir ulu kubbedür bil

Iramaz suyını şehr ü eger il

 

Mü’ezzinler o kubbe üzre dururlar

Gice gündüz Çalaba yalvarurlar

 

Kapunun sol yanında Cebra’îlün

Çü mihrâbı var anda şöyle bilün

 

Bu Ka’benün tolayı dört yanında

Ki mihrablar düzetmişlerdür anda

 

Hanîfî altun oluğa kılurmış

Kapuya karşu Şâfi’î kılurmış

 

İmâm Mâlik dahı rükn-i Yemende

Namâz kılur imiş ol dahı anda

 

İmâm Hanbelî gün doğışında

Namâz kılur çü mihrâb durur anda

 

Ki ol dîvâra karşu ol imâmlar

Geçürürler bu resme subh u şamlar

 

Hele bildün Harem içre ne vardur

Dahı bilün tolayısı şehirdür

 

Haremden daşrada var(dur) acâyib

Hazır ol didügüm vakt olma (gâyib)

 

O Ka’benün yanında bir ulu tag

O tagda ne ağaç vardur ne ho bâğ

 

Kubaysar tağıdur ol tağ karındaş

O tağda toprak azdur küllisi taş

 

O tağun üsti bir ulu mağâra

Bu sizlerden ana her kim ki vara

 

Namâz kıl anda peygamber makâmı

Resûl anda geçürmiş subhı şâmı

 

Ebûbekrile anda olur imiş

Mağâra içre niçe gün kalur imiş

 

Ömer îmâna gelicek çıkarlar

O küffara cevâb virürler

 

Şara girmeğe komazlar buları

Husûsâ yok azukları suları

 

Acıkduklarını Allah bilür çün

Orada Cebra’ilden gönderür hon

 

O sofranın yiri bellüdür anda

Varıcağaz göresin anı sen de

Mazıoğlu, Hasibe (hzl.) (1974). Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe. Ankara: TDK Yay. 25-29.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: ARAŞ. GÖR. HULUSİ EREN
Yayın Tarihi: 12.02.2015

Eserlerinden Örnekler

Gölpınarlı, Abdulbaki (1953). Mevlana’dan Sonra Mevlevilik. İstanbul: Pan Yay.

İsen, Mustafa (hzl. 1998). Sehi Bey Tezkiresi, Heşt Behişt. Ankara: Akçağ Yay.

İz, Fahir, G. Kut (1985). “Ahmed Fakîh”. Büyük Türk Klâsikleri. C. 1. İstanbul: Ötüken-Söğüt Yay. 264-268.

Konyalı, İ. Hakkı ( 1964). Âbideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi. Konya: Yeni Kitap Basımevi.

Köprülü, M. Fuad (1926). “Selçuklular Devrinde Anadolu Şairleri. II. Ahmed Fakîh ve Çarh-nâmesi”. Türk Yurdu IV: 289-295.

Mansuroğlu, Mecdut (hzl.) (1956). Ahmed Fakîh, Çarh-nâme. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay. 

Mazıoğlu, Hasibe (1964). “Anadolu’da XIII. Yüzyıl Ürünlerinden Yeni Bir Eser”. X. Türk Dil Kurultayında Okunan Bilimsel Bildiriler-1963. Ankara: TDK Yay. 75-79.

Mazıoğlu, Hasibe (1972). “Selçuklular Devrinde Anadolu’da Türk Edebiyatının Başlaması ve Türkçe Yazan Şairler”. Malazgirt Armağanı. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay.

Mazıoğlu, Hasibe (hzl.) (1974). Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe. Ankara: TDK Yay.

Mazıoğlu, Hasibe (2003). “Yûsuf u Züleyha Yazarı Sulı Fakîh’in Adı Sorunu”. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten. 169-176.

Sertkaya, O. Fikri (1989). “Ahmed Fakîh”. İslâm Ansiklopedisi. C. 2. Ankara: TDV Yay. 65-67.

Sertkaya, O. Fikri (1996). “Ahmed Fakîh, Anadolu’da Türkçe Eserler Veren Mutasavvıf Bir Şair”. İlmi Araştırmalar (2): 131-140.

Tezcan, Semih (1994). “Anadolu Türk Yazınının Başlangıç Döneminde Bir Yazar ve Çarh-nâme’nin Tarihlendirilmesi Üzerine”. Tür Dilleri Araştırmaları (4): 75-88.

Yavuz, Kemal (2011). “Ahmed Fakih”. VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı. Eskişehir: Açık Öğretim Fakültesi Yay. 118-120.

Yazıcı, Tahsin (hzl.) (1986). Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri I. İstanbul: MEB Yay.


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1HASAN HÜSEYİNd. ? - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2TAHİRd. 1810 - ö. 1853Doğum YeriGörüntüle
3Öcal, F. Cemal Oğuzd. 1913 - ö. 4 Aralık 1971Doğum YeriGörüntüle
4HASAN HÜSEYİNd. ? - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
5TAHİRd. 1810 - ö. 1853Doğum YılıGörüntüle
6Öcal, F. Cemal Oğuzd. 1913 - ö. 4 Aralık 1971Doğum YılıGörüntüle
7HASAN HÜSEYİNd. ? - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
8TAHİRd. 1810 - ö. 1853Ölüm YılıGörüntüle
9Öcal, F. Cemal Oğuzd. 1913 - ö. 4 Aralık 1971Ölüm YılıGörüntüle
10HASAN HÜSEYİNd. ? - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
11TAHİRd. 1810 - ö. 1853Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
12Öcal, F. Cemal Oğuzd. 1913 - ö. 4 Aralık 1971Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
13HASAN HÜSEYİNd. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle
14TAHİRd. 1810 - ö. 1853Madde AdıGörüntüle
15Öcal, F. Cemal Oğuzd. 1913 - ö. 4 Aralık 1971Madde AdıGörüntüle