ALÂADDÎN ALÎ ÇELEBİ

(d. ?/? - ö. 1543-44/950)
divan nasiri
(Divan/Yazılı Edebiyat / 16. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Asıl adı Alâaddîn Alî bin Sâlih Çelebi’dir. Tanınmış bir müderris ve hattattır. Ailesi hakkında detaylı bilgi olmamakla birlikte babası Sâlih Çelebi için tezkire yazarı Âşık Çelebi, “kendisine güvenilen tanınmış biriydi” der (Kılıç 2010: 1108). Doğum yeri Filibe olmasına rağmen Latîfî Edirneli olduğunu söyler (Canım 2000: 401).

Gençlik yıllarında muntazam bir tahsil gören Alâaddîn Alî Çelebi, Edirne’de devrinin meşhur âlimlerinden ve sonraları Rumeli kazaskerliğine yükselen Abdülvâsi bin Hayreddîn Hızır Efendi’den ders aldı ve gerekli kademeleri geçerek onun eliyle mülazım oldu. Hocasına olan bu intisabından dolayı ‘Vâsi Alîsi’ diye şöhret buldu. Yetişme çağında ilgilenmeye başladığı hat sanatını Şeyh Hamdullâh’ın damadı Şeşkalem Şükrullâh Halîfe’den öğrendi. Müderrislik hayatına Edirne’de Sirâciye Medresesi’nde başladı. Bir müddet sonra Bursa’ya tayin olan Alâaddîn Alî, 1509’dan önceki bir tarihte ilkin Bâyezîd Paşa, ardından Ferhâdiye medreselerinde hizmet gördü. 933/1526-27’den sonraki bir tarihte de şair Üsküplü İshâk Çelebi yerine Hüdâvendigâr (Kaplıca) Medresesi müderrisliğine yükseldi. Uzun yıllar kaldığı Bursa’dan sonra 1537 yılında Edirne’de Halebiye Medresesi’ne tayin edildi. Kısa bir süre sonra da Üç Şerefeli’deki Atik (Saatli) Medresesi müderrisliğine getirildi. Yüksek ilmî meziyetleriyle gittikçe daha çok dikkat çeken Alâaddîn Alî Çelebi, burada henüz bir yılını doldurduğu sırada, 945/1538-39’da İstanbul’da Sahn müderrisliği payesine layık görülüp kendisine Fatih medreselerinden Karadeniz Ciheti (Başkurşunlu) Medresesi müderrisliği verildi. Sahn’a gelişinden bir sene sonra da tekrar Edirne’ye, bu defa devrin büyük âlimi Muhaşşî Sinân yerine Edirne İkinci Bâyezîd Medresesi’ne altmışlı paye ile tayin edildi. 1542’de ilmiye sınıfınca “kazaskerliğe götüren bir kapı” diye kabul edilen ve gözde bir makam olan Bursa kadılığına yükseltildi.

Rivayete göre, onun bu yükselişi, üzerinde uzun yıllar uğraşıp Edirne’deki son müderrisliği sırasında tamamlayarak Kânûnî Sultân Süleymân’a (sal. 1520-1566) sunduğu Hümâyûn-nâme’nin hükümdarda uyandırdığı büyük hayranlık sayesindedir. Padişah, kitabı okur okumaz onu Bursa kadılığı ile mükâfatlandırmıştır. İlerlemiş yaşı Alâaddîn Alî Çelebi’ye daha ileri makamlara yükselme imkânı vermedi. Bursa kadılığına tayin olduktan bir sene sonra 950/1543-44’te vefat etti. Latîfî müellifin 942/1535-36 yılında (Canım 2000: 401); Kafzâde Fâizî ise 906/1500-01 yılında vefat ettiğini söyler (Kayabaşı 1997: 432). Sıfat ve mevkiine yaraşır bir yer olarak Emir Sultan Camii bahçesindeki türbeye yakın bir yerde, camiye çıkan merdivenin yanına defnedildi (Akün, 1989: 316). Türbede yapılan çeşitli değişikliklerden dolayı Alî Çelebi’nin mezarı bugün yerinde yoktur.

Filibeli Alâaddîn Alî Çelebi’nin tek eseri Hümâyûn-nâme’dir. Alî Çelebi, şiir vadisinde her hangi bir varlık gösterememiş olsa da, Hümâyûn-nâme sayesinde adı unutulmamıştır.

Hümâyûn-nâme

Eser, aslı Sanskritçe Pança Tantra masallarına dayanan Kelîle ve Dimne hikâyelerinin tercümesidir. Latîfî’den başlayarak 16. yüzyıl ve sonrası tezkire ve hal tercümesi müellifleri, bilhassa Hümâyûn-nâme dolayısıyla Alâaddîn Alî Çelebi’den büyük takdirle bahsetmişlerdir. Özellikle Âşık Çelebi eseri mübalağalı ifadelerle överek bir kimseye böyle bir eserin yetip artacağını belirtir (Kılıç 2010: 1109).

Alâaddîn Alî Çelebi’nin Hümâyûn-nâme’si, Kelîle ve Dimne hikâyelerinin Türkçeye son çevirisidir. Bu çeviri, Hüseyin Vaiz-i Kâşifî’nin 15. yüzyılda Arapçadan Farsçaya tercüme ettiği Envâr-ı Süheylî’sine dayanmaktadır.

Alâaddîn Alî Çelebi eserini tamamladıktan sonra, bir ikindi divanında devrin sadrazamı Lütfî Paşa’ya bir nüshası Kânûnî Sultân Süleymân’a sunulmak üzere iki nüshasını takdim etmiştir. Sadrazam Lütfî Paşa, vaktini hayvan masalları ile uğraşarak harcamış olduğu yolunda azarlayıp kendisini hayal kırıklığına uğratmakla beraber kitabı padişaha arz etmiş, Hümâyûn-nâme’yi hemen o gece başından sonuna kadar büyük bir zevk ve hayranlıkla okuyan hükümdar, ertesi sabah Lütfî Paşa’nın muhalefetine rağmen Alâaddîn Alî Çelebi’ye Bursa kadılığını verdirmiştir (Akün 1989: 316).

Alâaddîn Alî Çelebi’den bahseden bütün tezkire müellifleri tarafından, ona gelinceye kadar Türk nesir sanatında eşi görülmemiş ve daha sonra da seviyesine erişilemeyecek bir şaheser olarak değerlendirilen Hümâyûn-nâme, asırlar boyu devam eden büyük bir ilgi ve takdir görmüştür. Hümâyûn-nâme, Tâcîzâde Ca’fer Çelebi, Lâmiî, Kemâlpaşazâde gibi şöhretlerin eserlerinden nesir sanatı bakımından çok üstün tutulmakla beraber (Kılıç 2010: 1109), Nergisî ve Veysî gibi büyük üstatların bu vadide yeni ve parlak örnekler verdikleri sonraki devirlerde de şöhret ve itibarını devam ettirmiştir. Münşîyâne nesrin tamamen karşısında olduğu halde Nâmık Kemâl bile onu Türk edebiyatı için bir kazanç kabul eder (Akün 1989: 317).

Alâaddîn Alî Çelebi’nin eserine karşı duyulan yaygın ve devamlı takdir yalnız Türk müelliflerinde kalmayıp yabancı müelliflerce de paylaşılmıştır. Eser, İspanyolca ve Fransızca başta olmak üzere Almanca, İsveççe, Flemenkçe ve Macarca gibi çeşitli dillere çevrilmiştir (Grube 1991: 1; Akün 1989: 317).

Hümâyûn-nâme, eski Türk edebiyatının Osmanlı sahasında Batı dillerine en çok tercüme edilmiş eserlerinden olmak gibi bir imtiyaza sahiptir. Eser, Batıda o derece kabul görmüştür ki “Hümâyûn-nâme” ifadesi tek başına Kelîle ve Dimne hikâyelerinin ismi gibi kullanılmıştır (Akün 1989: 318).

Hümâyûn-nâme kaleme alındıktan sonra Türk edebiyatında bir daha Kelîle ve Dimne hikâyelerinin tercümesine ihtiyaç duyulmamış, Hümâyûn-nâme’nin devrin edebî zevkine hitap etmede yetersiz kaldığı dönemlerde özeti ya da sadeleştirilmiş hali okuyucuya sunulmuştur. Kâtip Çelebi, İftihâruddîn Muhammed el-Bekrî el-Kazvinî’nin Hümâyûn-nâme’yi izah ettiğini, Müftü Molla Yahyâ Efendi’nin Hümâyûn-nâme’yi üçte bire indiren bir özetini yaptığını ifade etmektedir [Bazı kaynaklar Müftü Molla Yahya Efendi’yi Şeyhülislam Yahya Efendi ile karıştırmış, Molla Yahya Efendi’nin eserini Şeyhülislam Yahya Efendi’nin eseri olarak zikretmişlerdir (Tümer 1973: 255; Doğrul 1985: 8; Aykut 2007: 20)] (Balcı 2007: 1202; Parladır 2011: 40). Diğer taraftan, Bursalı Mehmed Tâhir, 950/1543-44’te vefat eden İstanbullu şair Hilâlî’nin Hümâyûn-nâme’yi “nazmen tercüme ettiğini”; 1227/1812’de Vidin valisi olan Hafız Paşa’nın divan efendisi Şerif İbrahim Mahir’in de eseri “sade bir dille tercüme ettiğini” söylemektedir (Kurnaz-Tatcı 2009: 305). Hümâyûn-nâme, Osmân-zâde Tâ’ib tarafından Simârü’l-Esmâr ya da Zübdetü’l-Ezhâr adıyla; Ahmed Midhat Efendi tarafından Hülâsa-i Hümâyûn-nâme adıyla sadeleştirilerek özetlenmiştir. Hümâyûn-nâme ile ilgili bahsi geçen bu eserlerden Osman-zâde’nin eseri, Ahmet Midhat Efendi’nin eseri ve Ramazan-zâde Abdünnâfî İffet Efendi’nin eseri elde bulunmaktadır. Kaynakların bahsettiği diğer eserler henüz ortaya çıkmış değildir (Bülbül 2012: 448).

Hümâyûn-nâme’nin geçmişte uyandırdığı alaka ve etki yalnız edebiyatta kalmamış, ayrıca minyatür sahasında da kendisini göstermiştir. Farsça Kelîle ve Dimne’ler üzerinde meydana gelen minyatür geleneğine karşı, Hümâyûn-nâme etrafında Osmanlı üslûbuna bağlı yeni bir minyatür sahası doğmuştur (Grube 1991: 196). Hümâyûn-nâme’nin tenkitli metni Tuncay Bülbül tarafından doktora çalışması olarak hazırlanmıştır (Bülbül 2009). Ayrıca eserin minyatürleri üzerinde de Şebnem Parladır tarafından bir doktora çalışması yapılmıştır (Parladır 2011).

Kaynakça

Abdulkadiroğlu, Abdülkerim (hzl.) (1998). İsmail Beliğ, Güldeste-i Riyâz-ı İrfân ve Vefeyât-ı Dânişverân-ı Nâdiredân. s. 297-299. Ankara.

Akbayar, Nuri (hzl.) (1996). Mehmed Süreyya, Sicill-i Osmânî. C.1. s. 265. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Akün, Ömer Faruk (1989). “Alâeddin Alî Çelebi”. İslam Ansiklopedisi. C. 2. s. 315-318. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Aykut, Said (2007). Beydebâ-İbnü’l-Mukaffâ, Kelîle ve Dimne. İstanbul.

Balcı, Rüştü (hzl.) (2007). Kâtip Çelebi, Keşfüz-Zunûn. C.3. s.1202. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Bülbül, Tuncay (hzl.) (2009). Hümâyûn-nâme (İnceleme-Tenkitli Metin). Yayımlanmamış Doktora Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Bülbül, Tuncay (hzl.) (2012). “Ramazan-zâde Abdünnafi İffet Efendi ve Kitab-ı Nâfi’u’l-Âsâr Nevbâve-i Simârü’l-Esmâr”. Turkish Studies, International Periodical for The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic. Volume 7/1 Winter. s. 447-609.

Canım, Rıdvan (hzl.) (2000). Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzemâ (İnceleme-Metin), s. 401-402. Ankara: AKM Yayınları.

Doğrul, Ömer Rıza (1985). Beydeba, Kelîle ve Dimne. Ankara.

Grube, Ernst J. (1991). “Some Observations Concerning the Ottoman Illustrated Manuscripts of the Kalilah wa Dimnah: Alî Çelebi’s Humayun-name”, 9. Milletlerarası Türk Sanatları Kongresi, s. 195-200. İstanbul; Kültür Bakanlığı Yayınları.

Grube, Ernst J. (1991). A Mirror for Princes from India, Illustrated Versions of the Kalilah wa Dimnah, Anvar-i Suhayli, Iyar-i Danish, and Humayun Nameh. Yyy: Marg Yayınları.

Kayabaşı, Bekir (hzl.) (1997). Kâf-zâde Fâ’izî’nin Zübdetü’l-Eş’ârı. s. 432. Malatya: Yayımlanmamış Doktora Tezi.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ. s. 1108-1112. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü.

Kurnaz, Cemal-Tatcı, Mustafa (hzl.) (2009). Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri. C. 2. s. 304-305. Ankara: Bizim Büro Yayınları.

Kutlu, Şemsettin (hzl.) (yty). Faik Reşat, Eslaf (Eski Bilginler, Düşünürler, Şairler). s. 99-101. İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

Özcan, Abdülkadir (hzl.) (1989). Mecdî Mehmed Efendi, Şakâ’ık-ı Nu’mâniyye ve Zeylleri, Hadâ’iku’ş-Şakâ’ık. C.1. s. 486-487. İstanbul: Çağrı Yayınları.

Parladır, Şebnem (2011). Resimli Nasihatnameler: Alî Çelebinin Hümâyûnnâmesi. Yayımlanmamış Doktora Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı.

Raby, Julian (1991). “The Earliest Illustrations to Kalilah wa Dimnah”. A Mirror for Princes from India, Illustrated Versions of the Kalilah wa Dimnah, Anvar-i Suhayli, Iyar-i Danish, and Humayun Nameh. Editör: Ernst J. Grube. Yyy: Marg Yayınları.

Sims, Elenor (1991). “16th-Century Persian and Turkish Manuscripts of Animal Fables in Persia, Transoxiana and Ottoman Turkey”. A Mirror for Princes from India, Illustrated Versions of the Kalilah wa Dimnah, Anvar-i Suhayli, Iyar-i Danish, and Humayun Nameh. Editör: Ernst J. Grube. Yyy: Marg Yayınları.

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2008). Beyânî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. İkinci Bölüm: Tenkitli Metin. s. 131-132. Ankara: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/TR,78462/beyani----tezkiretus-suara.html [erişim tarihi: 02.03.2014]

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2009). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Tenkitli Metin A. s. 111-112. Ankara: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10739,tsmetinbpdf.pdf?0 [erişim tarihi 08.02.2014]

Şemseddin Sami (1311). Kâmusu’l-Âlâm. C. 4. s. 3171, 3192. İstanbul.

Toska, Zehra (1989). Türk Edebiyatında Kelîle ve Dimne Çevirileri ve Kul Mesûd Çevirisi. Yayımlanmamış Doktora Tezi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.

Tümer, Günay (1973). “Yeni Bir Humâyun-nâme Nüshası”. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. C.XIX. s.253-256. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DOÇ. DR. TUNCAY BÜLBÜL
Yayın Tarihi: 03.04.2014

Eserlerinden Örnekler

(Hümâyûn-nâme’den…)

Esdi cân bâgına bâd-ı ıtr-sây-ı Edrene

Feyz-i rûh itdi fezâ-yı cân-fezâ-yı Edrene

Ref’ idüp dilden gumûm-ı köhneyi Îsâ gibi

Tâze cân virdi dem-i mu’ciz-nümâ-yı Edrene

Gonçe gibi tenglikden derhem olmışken gönül

Gül gibi açdı nesîm-i dil-güşâ-yı Edrene (Bülbül 2009: 255)

(Hümâyûn-nâme’den…)

Latîf ü dil-güşâ idi hevâsı

Revân-bahş idi âb-ı cân-fezâsı

Kazâ nakkâşı evrâk-ı güli hall

İdüp ol ruk’aya çekmişdi cedvel

Müzeyyendi reyâhîn ile dübdüz

Akardı çeşmesârı gice gündüz

Kenârında benefşe lâle ile

Yüzin yurdı seher ki jâle ile

Seher vaktinde tutardı cihânı

Çekâvek gunnesi bülbül figânı (Bülbül 2009: 274)

(Hümâyûn-nâme’den…)

Hikâyet Dimne eyitdi: Bir keşef bir kejdüm ile hem-dem olup her dem da’vâ-yı vedâd u ittihâddan dem ururlar idi ve dâ’im kemâl-i ihlâs u ihtisâsdan haber virürler idi. Beyt:

 Rûz tâ şeb mu’âşir ü hem-dem

 Şâm tâ subh mûnis ü mahrem

 [Sabahtan akşama sohbet arkadaşım, geceden sabaha mahremimdir.]

İttifâk bir vakt bi-haseb-i zarûret celâ-yı vatan itmek lâzım gelüp murâfakat u muvâfakat ile bir me’men-i âhere müteveccih oldılar. Kazâ-yı İlâhî anlarun râhı bir nehr-i ‘azîme râst geldi. Çün ‘akrebe ol nehrden ‘ubûr itmek müte’azzir idi mütehayyir kaldı. Keşef eyitdi:

Ey yâr-ı ‘azîz ne bâ’is oldı ki zevrak-ı fikreti nehr-i hayrete saldun ve ne hâdis oldı ki endûh u gam bahrına taldun kaldun. ‘Akreb eyitdi:

Ey birâder bu nehrden güzer itmek fikri beni gird-âb-ı ıztırâba bırakdı. Ne âbdan ‘ubûr itmek müyesserdür, ne tâb-ı âteş-i firâka tâkat mutasavverdür. Beyt:

 Sen gidersin senün ardunca gözüm yaşı gider

 Müşkil oldur ki kişi kalur u yoldaşı gider

Keşef eyitdi: Ey yâr-ı ‘azîz gam çekme ki ben seni bî-külfet ü zahmet püştüm keştîsi ile bu âbdan giçürsem gerek ve sînemi tîr-i belâna nişâne kılup bu gird-âbdan kenâra yitürsem gerek ki dimişlerdür: Hayfdur ki düşvârlıg ile bir yâr ele getüresin ve âsânlıg ile elden yitüresin. Beyt:

 Ey dûst be-rû be-her çi dârî

 Yârî be-har u be-hîç me-fürûş

 [Ey dost neyin varsa dostluk kazanmak için harca. Ama (dostunu) ucuza satma.]

Pes seng-püşt ‘akrebi püştine aldı ve sefîne-i sînesin âba salup revân oldı. Habâb-vâr miyân-ı âbda yüzerken nâ-gâh gûşına bir nâ-sâz âvâz yitişdi ve hareket-i ‘akrebden püştinde hırâş u kâvkâv ihsâs idüp eyitdi:

Ey birâder bu ne savtdur ki ben istimâ’ eylerem ve bu ne ‘ameldür ki sen iştigâl üzresin. ‘Akreb cevâb virdi ki:

Ey birâder sinân-ı nîşümi senün cevşen-i vücûduna âzmâyiş iderem. Keşef pür-gazab olup eyitdi:

Ey bî-mürüvvet ben senün içün bu gird-âb-ı belâya irtikâb itdüm ve cân-ı şîrîn ve vücûd-ı nâzenînüm gark-âb-ı hatara atdum. Hâliyâ ben zahmet çekerem sen huzûr idersin. Hem püştüm keştîsi ve sînem sefînesi ile bu âbdan ‘ubûr idersin. Eger iltizâm-ı minnet itmeyüp hakk-ı sohbet-i kadîme i’tibâr itmezsen bârî bu nîşi urmaga sebeb ne? Beyt:

 Çün nûş ne-dârî me-zen nîş âhir

 Çün dûst ne’i me-şû düşmen bârî

 [İlacın yoksa insanlara zehir verme. Yani dost olamıyorsan bari düşman olma.]

Bâ-vücûd muhakkakdur ki çün bu hareketden bana âsîb-i mazarrat yitişmese gerek ve nîş-i dil-hırâşun benüm püşt-i nâ-terâşumda te’sîr itmese gerek. Beyt:

 Gâlib ân-est ki dest ü dil-i hod rîş kuned

 Her ki ez rûy-ı cedel müşt zened ber dîvâr

 [İnat edip duvara yumruk atan değil, dişini sıkıp sabreden galip gelir.]

‘Akreb eyitdi: Ma’âza’llâh ki bu makûle ma’ânî cemî’-ı evkât-ı zindegânîde zamîrüme gelmiş ve hâtıruma hutûr eylemiş ola, ammâ bu kadar var ki bu hareket benüm muktezâ-yı tabî’atum ve nîş-zenlik levâzım-ı cibilletümdür. Bu bâbda bana hâre vü hârâ ve püşt-i dûst ve sîne-i düşmen ‘ale’s-sivâdur. Kıt’a:

Her kerâ ‘âdet-i zemîm buved

  Bî-irâdet ez ü şeved sâdır

  [Kötü tabiatlı olan kimseden kendi iradesi dışında kötülük görülebilir.]

 Nîş ber seng mî-zened ‘akreb

 Gerçi ber vey ne-mî-şeved kâdir

  [Her ne kadar gücü yetmese de akrep taşa iğnesini batırmaya çalışır.]

Keşef bu hâli ta’accüb itdi ve tefekkür bahrına talup eyitdi: Hükemâ râst buyurmışlardur ki nefs-i hasîs ve şahs-ı habîse mürüvvet itmek hemân dâmânında hâr ve girîbânında mâr terbiyet itmekdür. Kıt’a:

 Bed asl râ çi gûne tevân kerd terbiyet

 Kes der derûn-ı hâne çerâ mâr pervered

 [Kötü yaratılışlı birisi nasıl terbiye edilebilir? İnsanlar evinde neden yılan beslesin?]

  Hanzel be-terbiyet ne-dehed ta’m-ı ney-şeker

  Gül ber ne-çîned ân ki heme hâr pervered

[Hanzel ne kadar terbiye edilirse edilsin şeker tadı almaz. Diken ekilen yerde diken biter, gül bitmez.]

Kelâm-ı ekâbirdür ki: Kim ki aslında nesîb olmaya ümmîd-i kerem andan nasîb olmaya, nutfe-i habîse dünyâdan gitmeye, tâ velî-ni’metine küfrân u isâ’et itmeye. Beyt:

  Ze bed-asl çeşm behî dâşten

  Buved hâk ber dîde enbâşten

  [Kötü tabiatlı birisinden iyi bir şeyler beklemek göze toprak doldurmak gibidir.]

Bu meselün mefhûmından bu ma’lûm olur ki melik Şetrebe’nün ‘adem-i asâletinden vahşet-i zât ve habâset-i sıfâtından endîş-nâk olmak gerek ve zîr-i destân-ı müşfik ve dûstân-ı sâdıkun nesâ’ihın gûş-ı hûş ile istimâ’ buyurmak gerek. Her kim ki nâsihlerün kelâmına egerçi ki bi-hükmi el-hakku murrun dürüşt ü bî-mehâbâ ola, iltifât kılmaya, anun ‘âkıbet-i hâli nedâmet ü melâmetden hâlî olmaya (Bülbül 2009: 456-459).


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579Doğum YeriGörüntüle
2KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11Doğum YeriGörüntüle
3REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568Doğum YeriGörüntüle
4RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579Doğum YılıGörüntüle
5KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11Doğum YılıGörüntüle
6REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568Doğum YılıGörüntüle
7RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579Ölüm YılıGörüntüle
8KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11Ölüm YılıGörüntüle
9REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568Ölüm YılıGörüntüle
10RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579MeslekGörüntüle
11KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11MeslekGörüntüle
12REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568MeslekGörüntüle
13RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16RIZÂYÎ, Baba Çelebid. ? - ö. 1579Madde AdıGörüntüle
17KUDÛMÎ, Alid. ? - ö. 1710-11Madde AdıGörüntüle
18REVNÂK, Revnâkzâde Mehmedd. ? - ö. 1562/1563/1568Madde AdıGörüntüle