FÂİZÎ, Kafzade Faizî, Abdülhay

(d. 1589/998 - ö. ?/?)
Divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 17. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

XVII. yüzyılın tanınmış, asil bir ailesine mensup olan Kafzâde Fâizî’nin asıl adı Abülhaydır. Fâizî hem ana tarafından hem de baba tarafından âlim ve fâzıl bir ailenin evladıdır. Bu yönüne mevcut bütün kaynaklar dikkat çekerler. Babası da Kafzâde lakabıyla anılan âlim, şair ve kazasker Feyzullah Efendidir. Onun babası Kaf Ahmed Efendi, onun babası Mustafa Efendi, onun babası Mehmed Efendi, onun babası Nasurullah Efendi, onun babası da Bolulu İshak Efendidir. “Kafzâde” lakabı dedesi “Kaf Ahmed Efendi” den gelmektedir. Bazı kaynaklarda baba ve oğul aynı lakapla anıldığından dolayı birbiriyle karıştırıldıkları vakidir. Mesela, Kâdıhân’a fihrist yazan Kafzâde Feyzullah Efendi iken yanlışlıkla bu eser Kafzâde Faizî’ye nisbet edilmiştir.

Fâizî annesi tarafından Şeyhulislam Ebussuud Efendi’nin torunudur. Annesinin babası Ebussuud Efendinin damadı Şeyhulislam Malul-zâde Mehmed Efendi'dir. Bu zatın soyu ve kişilği Fâizî’nin hayatı ve şiirlerine etkisi bakımından önemelidir. İleride görülebileceği üzre şiirde işlediği bazı konulara açıklık getirebilmek maksadıyla Malul-zâde Mehmed Efendi’yi iyi tanımak, Fâizi hakkında yanlış kanaate varmamak için lüzumludur. Devhatü’l-Meşâyih’te bu zat hakkında âlim bir zat olduğu söylenir. Burada Malûl-zâde Mehmed Efendi’nin “seyyid” liğine vurgu yapıldığı açıkça görülür.Fâizî annesini babası tarafından seyyiddir ve şiirlerinde yer yer bu konuya işaret edilmiştir.

Fâizi’nin doğum yeri İstanbul’dur. Doğum tarihiyle ilgili biyografik kaynaklarda ihtilaf görülmektedir. Bazı kaynaklar Fâizî’nin doğum tarihi olarak 980/ 1572 yılını gösteririken bazı kaynaklar da 998/ 1589 yılına işaret ederler. Fâizî’yi tanımak için onun en yakın arkadaşı ve can dostu aynı zamanda Fâizî’yi yakından tanıyan; edebiyat tarihimizin biyografik kaynaklarından bir eserin müellifi ve hamse ve divanı sahibi olan Nevî-zâde Atâyî ile olan ilişkilerine dikkatle bakmak uygun olacaktır.

Fâizî, Atâyî’ye Selanik’ten yazdığı mektubunda söz konusu dostluklarını bilhassa belirten ifadelere yer verir. Atâyî-Fâizî dostluğu çocukluk ve ilk tahsil dönemlerine denk gelir ve bu dostluk bir aile dostluğudur. Atâyî’nin ilk ders hocası Arapça ve tefsirî iyi bilen Fâizî’nin babası Kafzâde Feyzullah Efendidir. Muhtemelen dostlukları öğrencilik yıllarında başlamış ve ölene kadar da devam etmiştir. Fâizî’nin ani ölümü üzerine de Atâyî iki ayrı tarih manzumesi yazar ve ayrıca Fâizî’nin kaynatasına taziyenâme gönderir. Atâyî, Fâizî’ye olan aile dostluğunu ve yakın arkadaşlığını, onun vefatının arkasından ifadelere yer verir.

Atâyî’nin Fâizî hakkındaki bilgileri aktarma malumatlar olmayıp birbiriyle yakından tanışan iki arkadaştan birinin öbürü hakkında aktardığı samimi arkadaş bilgileridir. Bu sebeple Fâizî’nin doğum tarihi ve eserleriyle ilgili ihtilaflı bilgilerin hallinde Atâyî’nin verdiği malumatı doğru kabul etmek uygun olsa gerektir. Bu araştırmada Fâizî ile ilgili ihtilaflı bilgiler verildikten sonra Atâyî’nin hakemliğinde doğru bilgiye ulaşılmaya çalışılacak. Fâizî 980/ 1572’de doğmuştur diyen kaynaklar bu bilgileri Mehmed Süreyyâ’nın Sicill-i Osmânî’sinde verdiği tarihe dayandırmışlardır. Agâh Sırrı Levend, Fâizî’nin doğum tarihini araştırmış ve mevcut bilgiler ışığında tartışmıştır. “Türk Edebiyatında Leylâ ve Mecnun Yazan Şairler” adlı eserinde, Fâizî 998/ 1589 da doğmuştur diyen A. Sırrı Levend; “Arap, Fars ve Türk Kaynaklarında Leyla ve Mecnun Hikâyeleri” adlı eserinde bu tarihi tekrarlamış ve parantez içinde bu bilgileri Sicill-i Osmâni’den aldığı kaydını düşmüştür. A.Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi'nde Fâizî’nin doğum tarihi ile ilgili ihtilafı etraflıca tartışır ve şu bilgileri verir: “… Yalnız Sicill-i Osmânî 980/ 1572 diye kaydeder. Fâizî’nin (1013/ 1605)’te mülâzım olduğu kaydedildiğine göre 998/ 1589’da doğmuş olsa o tarihte 15 yaşında olması gerekir. Kaynaklarda geçen Fâizîler arasında ikisi kadıdır. Ancak bunlardan birinin doğumu 1025, ötekinin de 1030 olduğu için ikisi de gösterilen tarihte Kanije’de ve Halep’te bulunamaz. Kadılık eden başka Fâizî’de bulunmadığından adı geçen Fâizî’yi bizim Fâizî olarak kabul etmek zorundayız. Böyle olduğuna göre Fâizî’nin doğumu Sicil’de gösterildiği gibi 980/ 1572 olması doğru görünür.” A. Sırrı Levend Gazâvât-nâmeler adlı eserinde Hasenât-ı Hasan adlı eserin müellifi olan Fâizî kimdir? 1010’da Tiryâki Hasan paşa ile Kanije’de bulunan Fâizî, Kafzâde midir? Kafzâde’den bahseden eski kaynaklar, onun 998’de doğduğunu kaydederler ki bu takdirde Fâizî Kanije savunması sırasında 12 yaşında olması gerekir. Yalnız Sicil’de doğum tarihi 980 olarak gösterir. Eğer bu kayıt doğru ise Kafzâde bu tarihte 30 yaşında bulunuyor demektir ve Hasan Paşa ile birlikte (Kanije) savunmasında bulunmuş olması mümkündür.” der. Fâîzî’nin Kanije savşında bulunduğu ve bu savunma hakkında Hasenât-ı Hasan adlı bir eser yazdığı bilgisini Namık Kemal verir. Namık Kemal Kanije adlı eserini Fâizî’ye ait olduğunu ifade ettiği bu esere dayandırmıştır. Bu malumat Namık Kemal’in Kanije adlı eserinden başka hiçbir kaynakta yer almamaktadır. Namık Kemal de bu bilgiyi hiçbir kaynağa dayandırmamaktadır. Esasen Namık Kemal de Fâizî’nin 1572’de doğmuş olduğundan emin değildir. Ancak elimizde bir nüshasının bulunmadığı, kaynaklarda herhangi bir kaydına rastlanılmayan Kanije savunmasını anlatan Haseneât-ı Hasan adlı ve Fâizî’nin olduğu söylenen eserden dolayı, N. Kemal Fâizî’nin doğumunun 1572’de olmasını uygun görmüştür. Tiryâki Hasan Paşa’nın Kanije savunmasını anlatan Gazavât-ı Tiryâkî Hasan Paşa adlı bir anonim halk hikayesi vardır. Bu eserin lisanı son derece sadedir. Roman kahramanı gibi tasvir edilen Hasan Paşa eserde yüceltilmiştir. Bazı kaynaklar bu eser ile Hasenât-ı Hasan adlı eseri karıştırmışlar ve anonim halk hikayesi olan “Gazavât-ı Tiryâki Hasan paşa”yı Fâizî’ye ait sanmışlardır. Bu bilgiler doğru değildir. Fâizî 1572’de doğmuştur diyenler daha çok Hasenât-ı Hasan eserini yazdığını söylenen Fâizî’nin yaşını uygun düşürmek için bu tarihi kabul etmişlerdir. Fgirî’nin böyle bir eserini olduğunu söyleyen ve kendisinin bu eseri sadeleştirdiğini söyleyen Namık Kemal de bu tarihten şüphelidir. Bu tarihler muğlak ve müphemdir. Şairin hayatı ve eserleri ile Namık Kemal’in Fâizî’ye ait olduğunu kaydettiği Hasenât-ı Hasan adlı eserin varlığı bilgisi örtüşmemektedir. Fâizî divanında Tiryaki Hasan Paşa hakkında söylenmiş hiçbir manzume bulunmaması da dikkat çekicidir. Namık Kemal’in Kanije’yi kendisine dayandırdığı kişi Naimâ’dır. Nâimâ Kanije savunmasını ayrıntılı olarak nakletmiştir, ancak Fâizî’nin bu savaşta bulunduğunda dair herhangi bir malumatı Nâimâ da zikretmemektedir. Bu bilgiler ışığında Kafzâde Fâizi’ye atfedilen Hasenât-ı Hasan adlı bir eserin varlığı şüphelidir. Namık Kemal’in bahsettiği Fâizî, Kanije eserini kendisine atfettiği Kafzâde Fâizî olmasa gerektir. Kafzâde Fâizî’nin 998/ 1598’de doğmuş olması ihtimaline göre 1600 yılında meydana gelen Kanije savaşı sırasında 12 yaşında olan şairin böyle bir eseri yazması mümkün değildir. Tetkik edilen biyografik kaynakların hemen hepsi Fâizî’nin doğum tarihi olarak 998 / 1589 olduğunda müttefiktir. Babinger, Fâizî’nin doğum tarihi olarak 998’i gösterdiği halde bir sonraki sayfada Namık Kemal’in Kanije isimli eserini Fâizî’nin Hasenât-ı Hasan adlı eserinden yararlanarak yazdığını söylemekle bu tarihte henüz 12 yaşında olan çocuk yaştaki bir kişinin böyle bir eseri olduğunu kabul etmiş oluyor.

Fâizî’nin yakın arkadaşı, aile dostu Nevîzâde Atâyî ile olan ilişkileri; biribirlerini iyi tanıdıkları, hayatı ile ilgili doğru bilgileri alim ve şair Atâyî’nin verebilmesi mümkündür Atâyî, Fâizî’nin doğum tarihi 998/ 1589 olarak veriri. Fâizî’yi yakından tanıyan bir alim ve şair olarak Atâyî’nin vediği bilgilerin daha doğru olduğunu kabul ediyor ve kaynakların irdelenmesi sonucu Kafzâde Fâizî’nin doğum tarihi olarak 998/ 1589 yılını kabul etmek uygun görüldü.

Fâizî küçük yaşta babasından ilim tahsiline başlamış sonra çağının önemli bilginlerinden devrindeki usûle uygun olarak ders almış, aklî ve naklî ilimlerde yetişmiştir. Hem baba hem de anne tarafından kültürlü bir aileye mensup olan şairin eğitim süreci hızlı olmuş çok genç denilecek yaşta eğitim kademelerini tamamlamıştır. Mehmed Muhibbî, şairin genç yaşta, delikanlılığında yüksek seviyeli bir kişilik gösterdiğini söyler. 1013/ 1604’te Sultan I. Ahmed’in “muallim-i şehriyârî” veya “muallim-i makâm” sıfatlarıyla anılan hocası Aydınlı Ahmed Efendiden mülazim oldu. Bu tarihte Fâizî’nin yaşı henüz 15’tir. Bir müddet hocasını yanında yardımcı olarak bulunduktan sonra 1016 Zilkâdesinde/ 1607 Şubat kendisine Zaîfîzâde yerine Beşiktaş’ta Sinan Paşa Medresesi müderrisliği teklif edilmiş, fakat Fâizî bu teklifi kabul etmemiştir. Bunu üzerine Ekmekçi-zâde Ahmed Paşa’nın yaptırdığı medreseye tayin edildi. 1019/ 1610 senesinin Cemaziyevvelinde / Temmuz) Gevher Han Sultan Medresesine nakledilmiştir. 1022/M 1613 Ramazanında (Ekim) Tâc Efendi yerine Semâniye Medreselerinden birine terfi ettirilmiştir. 1024 Rebiülevveli / 1615 Mart'ında Ebussuud Mehmed Efendinin yerine Üsküdar’da Valide Sultan Medresesine nakledildi. Aynı senenin Zilkadesinde (aralık) Süleymaniye Medresesi Müderrisliğine getirilen Fâizî burda görevine devam etti. Fâizî ilmiye rütbelerinde hızla yükseldi. 1606 yılında başlayan müderrislik hayatını 1616’da zirveye çıkarmayı başardı ve döneminde en yüksek eğitim kurumu olan Süleymaniye Medresesi Müderrisliğine 9 sene gibi kısa bir sürede ulaştı. 1027/1618 Zilhiccesi'nde (aralık) Selanik kadılığına atanmış ve böylece ilmiye sınıfından kadılık-idarecilik sınıfına geçti. Agâh Sırrı Levend, Fâizî’nin 1029/1607’de Halep’te ayaklanan Canbolatoğlu Ali Paşa üzerine gönderilen Sadrazam Kuyucu Murad Paşa’nın ordusunda kadılık yaptığını kaydetmektedir. Halbûki 1607 yılında Fâizî ilk müderrisliğe başlamıştır ve kadılığı müderrisliğinden sonradır. Fâizî 1029/ 1619’da Şam kadılığına nakledildi. Yeni vazife yerine gitmek üzere İstanbul’a geldiği zaman bu görevin Nevâlizâde Sadi Efendi’ye verildiğini öğrendi ve bir müddet mazul kaldı. 1030/ 1620’de Midilli kazası kendisine “arpalık” olarak verildi. Fakat hükümdar Genç Osman Han Leh seferine giderken arpalıkları kaldırdığı için Fâizî bu ihsana nail olamamıştır. Üç ay sonra da bu arpalık Şems-zâde Çelebiye verildi. 1031/ 1622 Receb’inde Genç Osman’ın tahttan indirilmesi ve şehit edilmesi hadisesi esnasında Fâizî diğer önde gelen alimlerle beraber sarayda bulunmaktadır. Genç Osman vakasına bizzat şahit olan Fâizî’nin, asi askerlerin Sultan Mustafa’ya biat ettirmek için kılıç zoruna başvurmaları üzerine kokusundan safrası patlamıştır. Fâizî bu olaydan birkaç gün sonra da 33 yaşında iken vefat etmiştir. Dahil-i surda anne tarafından dedesi Malûl-zâde Mehmed Efendi mektebi sahasına, babasını mezarı yanına yola bakacak şekilde defnedilmiştir. Nevi-zâde Atayî, Fâizî’nin ölümüne iki tarih manzumesi düşürdü.Manzumelerin tarih beyti şöyle:

Târîh-i Vefât-ı Kaf-zâde

Sûz u virdile Atâyî didi târhin anun / “Okun Abdülhây Efendi cânı içün Fâtiha”

Diğer tarih manzumesinin tarih beyti.

Hâtif-i kaddes ana lafzen ü manâ târih / “Didi göçdi bin otuz bir recebi Abdühay”

Atâyî sevgili arkadaşı can dostu Fâizî’nin ölümüne çok üzülmüş tarih manzumelerinden başka Fâizî’nin kaynatası Hüseyin Efendi’ye de bir taziye-nâme yazmıştır. Bu mektubunda Atâyî üzüntüsünden gözyaşı döktüğünü, insan yüreğinin bu acıya tahammül edemeyeceğini, kalpler demirden bile olsa dayanamayıp eriyeceğini ifade eder. “Dirîgâ ki nihâl-i nevres” cihandan kaybolup gitti diyen Atâyî, bu ölüme sadece kendisinin değil bütün kadir bilirkişilerin üzüldüğünü ama herkesten fazla kendisinin üzüldüğünü belirtir ve merhuma hayır dualarını beyan eder.

Fâizî’nin ölüm tahinin 1031/ 1622 olduğunda biyografik kaynaklar müttefiktir. Keşfü’z-Zünun’un Mısır baskısında Fâizî’nin vefatı 1031 tarihi olarakl gösterilsede İstanbul baskısında sehven 1032 olarak dizilmiştir. Şerafettin Yaltkaya baskısında ise bu yanlışlık düzeltilmiştir. Mehmed Muhibbî, Hülâsatü’l-Eser’de vefat tarihini 1032 olarak kaydetmiştir. Ayrıca Gibb Osmanlı Şiir Tarihi’nde 1032 yılını gösterir. Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı Sözlüğü’nde de 1032 /1623 tarihi verilmiştir. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nde aynı sayfada iki ayrı Fâizî anlatılmış, birinde vefat tarihi 1531 olarak gösterilirken hemen altındakinde vefat tarihi 1621 olarak gösterilmiştir. İ. Alaaddin Gövsa da bu tarihi 1631 olarak verirken, Şemseddin Sami şairin 1021’de vefat ettiğini belirtir. Fâizî’nin ölüm tarihi olarak 1031/ 1622 dışındakiler doğru değildir. Fâizî’nin 33 yaşında öldüğü bazı kaynaklarda belirtilirken, bazı kaynaklar kaç yaşında öldüğünü belirtmezler. Atâyî Fâizî’den bahsederken “nihâl-i nevres” in fani dünyadan geçtiğini söyleyerek onun genç yaşta öldüğüne dikkat çekmiştir. Fâizî’nin genç yaşta öldüğüne başka bir delil de şairin tamamlayamadığı v yarım bıraktığı eserleridir. Selanik’te yazmaya başladığını kendisinin ifade ettiği 1618 Leyla vü Mecnûn mesnevisi yarım kalmıştır. Ayrıca Fâizî Divanında yarım kalmış bir kaside görülmektedir. Fâizî Selanik kadısı olduğunda Nergîsî ona naib tayin edildi. Fâizî’nin bu beklenmedik ölümü üzerine onun yakınlarından şâir ve münş nergîsî bu lakadan dolayı eski amiri Fâizî hakkında 67 beyitlik bir mersiye kaleme aldı. Bu mersiyede Fâizî’nin beklenmedik ölümüne işaretler vardır.

Ben ümîd eyler iken tehniyet-i ikbâlin / Dehri gör mersiye-gûy itdi dil-i nâlânı

Toymadı gitti yazık hân-ı şebâba gerçi / Der meyân itmiş idi nimet-i bî-pâyânı

Dehrden alımadı kâm u ömürden behre / Hak murâdâtını ukbâda müheyyâ itsün

Koymadı seyrine gülzâr-ı cihânun bâri / Gülşen-i dil-keş-i firdevsi temâşâ itsün

Bu deliller ışığında şairin 33 yaşında öldüğünü kabul etmek doğru olacaktır. Fâizî’nin 33 yaşında ölmüş olması onun doğum tarihiyle ilgili tartışmalara bir açılklık getirmektedir. Namık Kemal’in Kanije adlı eserini dayandırdığı Fâizî Kaf-zâde Fâîzî değildir; onun Hasenât-ı Hasan isminde bir eserdi de yoktur. Fâizî divanında Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında medhiyeler ve mersiyelere yer vermesi bununla beraber Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a şiir yazmaması şairin şiiliğe veya bektaşiliğe mensup olduğunu düşündürmektedir. Fâizî yazdığı kasidede kendisinin seyidliğine işaret eden beyitlere yer vermiştir. Divanındaki beyitlerden anlaşıldığı üzere Fâizî, Hz. Ali soyundan, seyyid ve alevî meşreb bir şairdir. Fâizî’nin yaşadığı çağlar göz önüne alınınca aynı dönemde sünni şairler tarafından da Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ve Kerbela olayı hakkında pek çok şiirler yazılmıştır. Bu yüzden bu tür şiirlere bakarak Fâizî’nin alevîliğine hükmetmek doğru olmasa gerektir. Bu tür etkiler daha çok tarikat etkileri olarak kabul edilebilir. Fâizî ömrünün sonuna doğru “Celvetî” tarikatına intisab etmiştir. Kendisinden feyz aldığı şeyhi meşhur mutasavvıf Aziz Mahmud Hüdâyîdir. Leyla vü Mecnûn mesnevisinde Aziz Mahmud Hüdâyî hakkında 61 beyitlik uzun bir övgü şiiri yazmıştır. Fâizî’nin Sadrazam Ali Paşa’ya ve Şeyhülislam Mehmed Efendi’ye mektuplar yazdığını kaynaklar naklediyor. Genç Osman’ın danışmanları arasında yer alan şair erken ölümüyle etrafındaki insanları derin bir üzüntüye sevk etmiştir.

Kafzâde genç yaşında ölmesine rağmen bu kısa ömrüne birçok eserler sığdırmıştır. Elimizde daha çok şairliğini gösteren manzum eserleri vardır. Fakat kaynaklarda şaire ait münşeat örneklerinden söz edilmekte, nesir yönünün kuvvetli olduğu belirtilmektedir. Fâizî’nin nesir örneği olarak elimizde üç mektubu vardır.

Fâizî’nin elimizde bulunan eserleri dört adettir: 1. Divan, 2. Zübtetü’l-Eşâr, 3. Leylâ vü Mecnun, 4. Sâkînâme

1.Divan: Fâizî’nin en önemli iki eserinden birisi divanıdır, diğeri de tezkiresidir. Divanda 1naat, Hz. Ali için 2 methiye, Hz. Hasan için 1 methiye, Hz. Hüseyin için 1 mersiye, 1 münacat, Sultan II. Osman için 1, Sultan I. Ahmed için 1, Şeyhülislam Yahya için 3, Vezîr-i Azam Ali Paşa için 2, Vezîr-i Azam Dilaver Paşa için 1, kime sunulduğu tespit edilemeyen ve divanda “Kasîde-i nâ-tamam” başlığı ile verilen 1 kaside, Şeyhülislam Mehmed Efendi için 1 kaside olmak üzere 16 kaside vardır. Kasidelerden sonra 156 adet gazel bulunur. Gazellerden sonra 22 kıta, 6 rubâi, 92 matla beyti yer alır.

2.Zübtetü’l-Eşâr: Fâizî’nin asıl şöhreti kısaca “Zübde” adıyla anılan bu tezkiresi sebebiyledir. Klasik tezkirelere benzemeyen bu eser bir antoloji mahiyetindedir. Fâizî’nin bu eseri antolojik mahiyetli tezkirecilikte ilk örnektir. Sâlim tezkiresinde Fâizî hakkında “Cûybâr-ı belâgatın râfii mahdûm-ı âlî-kadr Kaf-zâde Fâizî gibi…” denilerek Faizî’nin tezkireciliği övülür. Bu eser 1621 yılında tamamlanmıştır. Atâyî eser hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Merhûmun disâr-ı hâsü’l-hâs âsârındandır ki Zübtetü’l-Eşâr cem etmişdir. Her şâirin bütün divânını ve mecmû-ı mesneviyâtını görüp vâsıl-ı nisâb-ı belâgat eylemişdir. Hakkâ ki münakkah mecmuadır. Arabî ve Fârisî devâvini dahi tetebbu eyleyüp intihâb itmiş idi. Beyaza çekmeden defter-i ömri tamâm oldı.”

Eserde XV. yüzyıl ortalarına kadar yaşamış 14’ü kadın olmak üzere 514 şair alfabe sırasına göre kaydedilmiştir. Eserde alışılmış tezkirelerde olduğu gibi şairler hakkında fazla bilgi verilmez, daha çok şiirlerinden örnekler sunulur. Şairlerin bazısının adını yanında memleketi veya mesleği de zikredilmiş, müretteb divanı varsa belirtilmiştir. Fâizî esere aldığı şairlerden çoğunun ölüm tarihlerini vermeğe özen göstermiştir. Bazları için ise ölüm tarihi hakkında tarih mısraı yazmıştır. “Bu beyt anundur”, “bu eşâr anundur”, “mecmua-i eşârındandur”, “müretteb divanı görülüp intihâb olındı” gibi ifadelerle bir beyitten 250 beyite kadar değişen sayılarda şiir örnekleri verir. Fâizî şiir seçme işinde beğendiği şairlere, dostlarına ve kendisi gibi ilmiyye sınıfından olanlara daha fazla yer veriri. Nihâlî Cafer çelebi’den 2 beyit; Latîfî ve Nefî’den 3 beyit; Fuzûlî’den 98 beyit örneği sunarken dostu Nâdirî’den 181 beyit; Nevî’den 215 beyit; yakın arkadaşı Atâyî’den 227 beyit ve Necâtî Bey’den 246 beyit örneği vermiştir. Seçile şiirler Fâizî’nin zevk ve sanatı için bir gösterge niteliğindedir. Şairler hakkında fazla bigi vermeyen bu tezkire türünün ilk örneği olması dışında başka bir özelliği bulunmadığı görülür. Zübdetü’l-Eşâr’a daha sonraları zeyiller yazılmış, bu eser takip edilen bir çığır açmıştır. İlk zeyil Seyrek-zâde Mehmed Âsım’ın (?-1086/ 1675) yazdığı Zeyl-i Zübdetü’l-Eşâr' dır. İkinci zeyil eseri ise İsmail Belîğ’in (1079/1669- 1142/1729) Nuhbetü’l-Âsâr li-Zeyl-i Zübdetü’l-Eşâr’dır. Bunlardan başka A. Sırrı Levend’in sözünü ettiği Vişne-zâde İzzetî Mehmed’in yazdığı bir zeyli vardır. Yümnî Mahmed Salih’in Yümnî Tezkiresi de Fâizî’nin tezkiresine zeyl olarak yazılmıştır. Silahtar-zâde Mehmed Emin’in Silahdar Tezkiresi de Fâizî tezkiresini örnek almıştır.

3.Leylâ vü Mecnun: Fâizî bu eserini Selânik’te iken yazmağa başladığını (1618) Atâyî’ye yazdığı mektubundan anlıyoruz. Şair mesnevisini tamamlayamadan ölmüştür. Eser 1136 beyittir. “Âgâz-ı Dâstân” adlı asıl bölüm 253 beyit tutarındadır. Eser, tevhid, münacaat, nat, miraciye, çâr-yâr-ı güzîn ve Mahmud Efendi’ye övgüden sonra “Sebeb-i Telif, II. Osman’a övgü” ile devam eder. Bundan sonra 168 beyitlik “Sâkî-nâme” yer alır. Bunun ardından da “Âgâz-ı Destân” başlığıyla Leylâ vü Mecnûn hikayesine başlanır.

Ser-levha nigâr-ı safha-i gam / Şirâze-keş-i kitâb-ı mâtem

Kim râbıta-bend-i müddeâdur / Târîh-nüvîs-i ibtidâdur

Leylâ vü Mecnûn’un baş tarafında Çırağan, Göksu, Akbaba gibi İstanbul’un semtlerine ait tasvirler görülür. Sâlim Tezkiresi'nde (s. 714) Fâizî’nin yarım kalan bu eserin şair Seyyid Vehbî (ö. 1149/ 1736) tarafından tamamladığını yazar ve 9 beyit örnek verir. Bursalı Tahir de Eslâf’da bu bilgiyi tekrar eder. Ancak bu güne kadar Seyyid Vehbî’nin böyle bir eserine tesadüf edilmemiştir. Ayrıca Eslâf’ta Fâizî’nin eserleri sayılırken Leylâ vü Mecnûn adlı eserinin olduğuna dair bir kayıt yoktur. Eser mefûlü/ mefâilün/ faûlün vezniyle yazılmıştır.

4.Sâkînâme: Kaf-zâde Fâizî’ye ait 168 beyitlik küçük bir mesnevidir. Eser Leylâ vü Mecnun mesnevisinin içinde yer alır. İçki ve içki meclisinin övgüsü yapılır. Şarap, meyhâne, kadeh, sürahi vb. içki malzemeleri ve içki muhiti hakkında tasvirler, medhiyeler sakinameleri meydana getiren unsurlardır. Terkîb-i bend nazım biçimiyle yazılmıştır. Hasenât-ı Hasan adlı eserin Fâizî’ye ait olmadığı yukarıda açıklanmıştı. Fâizî’den bahseden Şakâyık, Fezleke gibi biyografik eserler ve Riyâzî, Rızâ, Âsım, Beliğ gibi tezkirerlerden hiçbiri Fâizî’nin Kanije’de bulunduğundan bahsetmezler. Fâizî’nin Hasenât-ı Hasan isminde bir eseri yoktur.

Kaynakça

Altınsu, Abdulkadir (1972). Osmanlı Şeyhulislamları. Ankara: Ayyıldız Matbaası.

Atâyî. (yayına haz. Fındıklılı İsmail) (1268/1851). Hadâikü’l-hakâik fì-tekmiletü’ş-şakâik. C.1. İstanbul. 660-661.

Atâyì. Münşeat. İ.Ü. Kütüphanesi No: T. 4097. yk. 29b.

Ayan, Hüseyin (1984). Tezkireler. Erzurum: Atatürk Üni. Fen Edebiyat Fak. Yay.

Babinger, F. (1992). Osmalı Tarih Yazarları ve Eserleri. Mersin.

Banarlı, Nihat Sami (1971). Resimli Türk Edebiyatı Ansiklopedisi. İstanbul: MEB Yay.

Bursalı M. Tahir (1333). Osmanlı Müellifleri. İstanbul: Matbaa-ı Amire.

Faik Reşat. Eslâf. İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser Yay.

Fâizì. Divan Mecmuası. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi. R. 1978. yk. 576.

Fatih Camileri ve Diğer Tarihi Eserler. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.

Gibb. E. J. W (1965).  A History of Ottoman Poetry, volume III. London.

Gövsa, İ. Alaeddin. Resimli Yeni Lügat ve Ansiklopedisi. 1947-1954. İstanbul: İskit Yay.

İpekten, H.; İsen, M.; Toprak, R; Okçu, N, Karabey, T (1988). Tezkireler Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

İpekten, Haluk (1986). Şuara Tezkireleri. Erzurum: Atatürk Üni. Yay.

İsen, Mustafa (1993). Acıyı Bal Eylemek. Ankara: Akçağ Yay.

İsmail Beliğ (1985). Nuhbetü’l-âsâr Li-zeyl-i Zübdetü’l-Eşâr. (Haz. Abdülkerim Abdulkadiroğlu). Ankara.

İstanbul Kütüphaneleri Türkçe Yazma Divanlar Kataloğu (1959). İstanbul: MEB. Basımevi

Kaf-zâde Faizî: Leyla vü Mecnûn. Nuruosmaniye Ktp. Nu: 5959. yk. 65a.

Katip Çelebi (neşredenler Şerafettin Yaltkaya, Kilisli Rıfat Bilge) (1971). Keşf al-Zünûn. İstanbul: MEB Yay.

Katip Çelebi. Fezleke. İstanbul: Ceride-i Havadis Matbaası.

Levend, A. Sırrı (1956). Gazavatnâmeler. Ankara: TTK Yay.

Levend, A. Sırrı (1957).  Türk Edebiyatında Leyla ve Mecnun Yazan şairler. Ankara: TDK Yay.

Levend, A. Sırrı (1959). Arap, Fars ve Türk Kaynaklarında Leyla ve Mecnun Hikâyeleri. Ankara: Türkiye İş Bankası Yay.

Levend, A. Sırrı (1984). Türk Edebiyatı Tarihi. C.1 Giriş. Ankara: TTK Yay.

Mehmed Muhibbi (nşr. Mustafa Vehbi)(1284). Hulâsatü’l-Eser fi-ayâni’l-hâdi-aşer. Kahire.

Mehmed Süreyya (1307). Sicill-i Osmânî. İstanbul: Matbaa-ı Amire.

Meydan Larousse Ansiklopedisi. C. 6. İstanbul: Meydan Gazetecilik ve Neşriyat Limited Şirketi.

Müstakim-zâde S. Sadettin. Mecelletü’n-Nisâb. İstanbul: Süleymaniye Ktb. Halet Efendi Blm. No: 628.

Nâimâ. (1967). Tarih. İstanbul: Zuhuri Danışman Yayınevi. 285-292.

Namık Kemal (1993). Kanije. İstanbul: Sebil Yayınevi.

Nüzhet, Ergun, S. (1936). Türk Şairleri. C. III. İstanbul: Suhulet Kütüphanesi. 1429-1430.

Pertsch, W. (1889). Verzeichniss der Türkischen Handschriften, Die handschriften-Verzeichnisse der Königlichen Bibliothek zu Berlin, Bd IV.Berlin.

Rıfat Ahmed b. İsmail. Devhatü’l-Meşâyih Maazeyl. Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Reşit Bey No: 56.

Rıza (1316). Tezkire. İstanbul: İkdam Matbaası.

Riyâzî. Tezkìre. Nuruosmaniye Kütüphanesi. Nu: 3724.

Sâlim Tezkiresi. Hamidiye Kütüphanesi (Murad Molla). Nu: 1063.

TDK Kütüphanesi. Fotokopi. Nu: 37/2. 

Tuman, Nail. Tuhfe-i Nâilì. Milli Kütüphane Yz. B. 611. Ankara.

Türk Ansiklopedisi (1971). C. 21. Ankara: MEB Yay.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (1979). C. 3. İstanbul: Dergah Yay.

Uzunçarşılı, İ. Hakkı (1988). Osmanlı Devleti’nde İlmiye Teşkilatı. Ankara: TTK. Yay.

 

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ HALİL İBRAHİM OKATAN
Yayın Tarihi: 29.10.2014

Eserlerinden Örnekler

ŞİTÂİYYE DER-MEKIBET-İ HAZRET-İ HASAN BİN ALİYY-İ VELÎ RADIYAL’L-LÂHU TEÂLÂ ANHÜ

mefâilün/ feilâtün/mefâilün/ feilün

Pür itdi berfile rûy-ı hevâyı eber-i şitâ

Görindi sipâh-ı sipeh-bûd-ı sermâ

O şehre döndi ki rîk-i revân ide vîrân

Getürdi berfi sürüp gülşen üzre bâd-ı şitâ

Fezâ-yı bâgı gören şehr-i şâm zann eyler

Ki serd-i berfile olmış minâre-i beyzâ

Konıldı rîşe-i sebz üzre şâne-i sîmîn

Kenâr-ı servde yah pâreler degil peydâ

Basınca sahne-i dey bezm-i bâgı yah sanma

Şikeste şîşe ile toldı meclis-i gabrâ

Mecâli yokdur ayak basmaga gülistâne

Pür itdi sahn-ı çemen-zârı hurde-i mînâ

O şâh-râhe dönüpdür ki pâdişâh geçe

Pür oldı tûde-i berfile reh-güzâr-ı fezâ

Yem-i çemende yine rîkler zuhûr itdi

Meger ki cezrini gösterdi lücce-i hazrâ

Sovuklayup ayagı tondı gül-zârun

Ânunçün eylemez geşt gülşen-i sahrâ

Bu demde şîr-i garîn döndi şîr-i berfîne

Olınca üstine bârende berf ser tâ pâ

Konardı her kişi kâşânesinde olmasa ger

Misâl-i şem-i fürûzande sâgar-ı sahbâ

Kenâr-ı bâm-ı sipihr üzre tondı yah-pâre

Gören ufukda ãanur ânı gurre-i garrâ

Yah üzre vaz olınan kûze-veş sipihr-i berîn

Nücûmdan n’ola eylerse katreler peydâ

Atıldı penbe gibi kûh kış kıyâmetdür

Gören sanur savurur berfi sarsar-ı sermâ

Ne gam fenâya varup âlem olsa kış tûfân

Bize sefîne-i Nûh-ı necâtdur mevâ

Nedür sefîne-i Nûh-ı necât dirsem eger

Velâyı sîne-tırâz-ı cenâb-ı âl-i abâ

Ale’l-huãûã mihi sıbt-ı Hazret-i Nebevî

Emân-ı fine-i ümmet salâh-ı ehl-i şekâ

Fürûg-ı bâsıra-pîrâ-yı nergis-i mâ-zâg

Cemâl-i çehre-i dîn nûr-ı cebhe-i takvâ

Muhammed-âyed ü Mûsâ-kabes Mesîh-nefes

Halîl-fıtrat ü İdrîs-fehm ü Hızr-likâ

Emîn-i hılye-i peygamberî imâm Hasan

K’odur şehâbet-i ceddiyle menkıbet-pîrâ

O püşt ü pâ-zen-i evreng-i mülk-i hân kim

Gedâ-yı himmetidür sad Sikender ü Dârâ

Cebîn-küşâde-i himmet ki bakmadı hergiz

Şu denlü arz idegördi metâını dünyâ

Şemîm-i lutfı muattar kon-ı dimâg-ı ümîd

Nesîm-i hulkı çemen-tâze-dâr-ı bâg-ı recâ

Zemîn-i bisât-ı cemâlinde bir gubâr-ı hakîr

Felek simât-ı nevâlinde terre-i hazrâ

Zebân-ı nâdire-sâzı kilîd-i genc-i murâd

Beyân-ı nükte-tırâzı beşâret-i uzmâ

Sipihr kande bulurdı bu denli dâireyi

Derinden itmese deryûze-i nevâl ü atâ

Olursa zerre-i nâ-çîz lutfına mazhar

Eser-dehende ola hemçü encüm-i zehrâ

Aceb degildür eger nîrû-yı celâlinden

Bulursa kuvvet-i âhen-rübâyı kâh-rübâ

Aceb mi semm-i muvakkat disem adâvetine

Çeker belâsını elbette hasm-ı rûz-i cezâ

Gidüp tılâsı nühası görünmese yer yer

Olurdı taşt-ı kamer hân-ı himmetine sezâ

Sehâda pençe-i hurşîddür kef-i desti

Misâl-i berf virürse aceb mi sîme fenâ

Sevâd-ı mâh-ı münevver zer üzre anberdür

Sipihr-i micmere gerdân-ı bezmidür gûyâ

Mesîh-menkıbetâ Fâizî’ye rahmeyle

O mürde-i gamı Âzer-misâl kıl ihyâ

Bu kâlbüd virüp elbette hükm-i bâtılını

Tabîat oldı bana muktezâ-yı nefs-i hevâ

Mezâkum anlamaz oldı halâvet-i fikri

Mizâcum eyledi muhtel hevâ-ı hırs u şekâ

Nühüfte derlerün senden ey bilür o tabîb

Uzatma kıssasını ey bî-mecâl gam-fersâ

Niteki penbede yâkût u lal-i nâbe döne

Miyân-ı berefde yah-beste cüa-i sahbâ

Revâne ravzana ãad-kârbân-ı medh ü dürûd

Ki ola bârları gevher-i rızâ-yı Hudâ

 

Gazeller:

fâilâtün/ fâilâtün/ fâilâtün/ fâilün

Penbe-i dâgın ki ol şûh-ı semen-ber tâzeler

Eski derdin âşık-ı hûnîn-cigerler tâzeler

Âbda aks-i nihâl-i verd-i kâfûrî degül

Cûyda pîrâhenin bir şûh-ı dilber tâzler

Hâbden kalkup yüzin yur şâhid-i gül nâzile

Subh destârın çözer bir gonce-i tâzeler

Şîşe-i güldür hayâl-i ârızunla çeşm-i ter

Âbını gâhî gam-ı hicr-i sitem-ger tâzeler

Fâizî mazûr tut senden gürîzân olsa yâr

Pend-i pîrânı bilürsin dinlemezler tâzeler

mefûlü/ fâilâtü/ mefâîlü/ fâilün

Pâkîze dillere kanı bir hâl-i inbisât

Gerd-i kederle toptolıdur bu kühen bisât

Evvel gelenlerün nicedür hâli bilmezüz

Dünyâya biz hele geleli görmedük neşât

Vardur müferrehinde sipihrün gubâr-ı gam

Lâyık budur ki âkıl ide andan ihtiyât

Dâyim safâda olsun o diller ki dâyimâ

Deryâ-misâl ider biribiriyle ihtilât

Bu hâkdân-ı tîrede cûy ile bahdur

Var ise iki saf-derûn k’eyler ihtilât

Âmed-şüd-i erâzile ey döydi Fâizî

Çokdan harâb ola dir idüm bu kühen ribât

mefâîlün/ mefâîlün/ mefâîlün/ mefâîlün/

Atarsın seng-i cevri kalbe vîrân olamsun dirsin

Urursın mülk-i dil kâkile yeksân olmasun dirsin

Virürsin gamze-i mestün eline işveden hançer

Arasında yine ışkk ehlinün kân olmasun dirsin

Çıkup küesîye vâiz men idersin bâdeden halkı

Elinde kimsenün câm-ı dırahşân olmasun dirsin

Bozarsın sille-i bâdile agzın goncenün ey çerh

Bu gül-zâr-ı fenâda kimse handân olmasun dirsin

Halâs ümmîdin idersin Fâizî ser-geştelikden sen

Meger bu günbed-i gerdûnda gerdân olmasun dirsin

Süleymaniye Ktb. (Fatih Ktb.) No: 3888; İst. Üni. Ktb. Ty. No: 1845; Üniv. Ktb 6 Ty. 5556; Süleymaniye Ktb. (Hüsrev Paşa Ktb.) No: 552

Leylâ vü Mecnun

Girye ile geçerdi vakt-i ekser

Bir gevher için dökerdi gevher

Bir yirde işitse nazargâh

Buluedı ziyâret ile dil-hâh

Dervişlere iderdi ihsân

Her tekyeye gönderir idi kurbân

Ammâ ne bilürdi ki gerdiş-i devr

Bu vazı iderdi bahâne-i cevr

Ben bildigüm ol ki yok bu kâre

Teslîm-i rızâdan özge çâre

İrişdi nesîm-i rûh-perver

Açdı çemende bir gül-i ter

Nevreste gül-i nihâl-pervâ

Areste bâg-ı cennet-ârâ

Mâh-ı nev âsumân-ı ikbâl

Ammâ ki havf-ı gamla bir hâl

Fâizî buradan sonra Leylâ’nın güzelligini ayrıntılı olarak anlatır, onun saçlarından, gözlerinden, kaşlarından, bakışlarından, yanaklarından, yüzünden, boyundan vb. güzel unsurlarından söz eder:

Ebrûsı meh-i nev muharrem

Yani hilâl-i şehr-i mâtem

Hâl-i leb-i lali dâg-ı firkat

Gîsû-yı siyâhı şâm-ı şerbet

Şükrâne-i talat perî-zad

Hep itdi nökerlerini âzâd

Şair çevresi hakkında bilgiler aktardıktan sonra Leylâ’nın mekteb çagına geldigini, okula giderek hocadan ders alıp hayata hazırlanması gerektiginden bahseder:

Ânunla iderdi azm-i mekteb

Çok gördün hûb-ı sîb-i gabgab

Nevreslerile pür idi mekteb

Gonce idi güli o gülşenün heb

Döşmişidi o mekteb âsâna

Etfâl içinde ihtirâna

Dendânı ki dürr-i bî-bedeldür

Kırâtile satsa ger mahaldür

Ebrûsı hatâ ider Yemânedür

Dâyim kurılı turur kemânedür

Leylâ’nın Mecnûn ile tanışması ve aynı sınıfta okumaları, biribiriyle olan alakaları ve aşk tohmunun filizlenmeye başlaması üzerinde durulur:

Bîçâre iki cüvân-ı nev-kâr

Duruguna olmamış giriftâr

Bir böyle belâya oldılar dûş

Işk elinde bî-mecâl-i med-hûş

Bildikleri iş degil bu işler

Bunun gibi hâli görmemişler

İkisi de zâr-ı mübtelâlar

Bâzâr-ı belâda bî-nevâlar

Gâm çekmede her birisi Vâmık

Maşûk egerçi lîk âşık

İkisi de bir marazla bîmâr

İkisi de bir belâya zâr

Ol demde ki ışk dâm kurdı

Bir taşla iki murg urdı

Biri birine rakîb idiler

Hem haste vü hem tabîb idiler

Tenhâlıga bir bahâne ile

Eylerler idi hezâr hîle

Söyletmege Kays âl iderdi

Leylî’ye sebak suâl iderdi

Kays’a sorup itmege tekellüm

Leylâ da iderdi levh-ı güm

Bir nice zaman ol iki med-hûş

Evkât geçürdi hurrem ü hûş

Biri birine celîs-i mahrem

Biri birine enîs-i hemdem

Kalkup aralarından hicâb-ı nâmûs

Pîş ü pes hâl oldı mahsûs

Lal-i lebi itmese tekellüm

Eylerdi kirişmeler tebessüm

Ol gizlese sînede tâbın

Pinhân idemez bu âfitâbın

Ol saklasa dilde ıztırâbın

Bu gizleyemedi pîç ü tâbın

Bundan sonra okulda ögrencilerin Leylâ ile Mecnûn’un aşkından haberdar olduklarını, ögretmenin de durumu farkettigini hatta ders yapmayıp ögrencilerine nasihatlar verdiginden söz eder ve bu aşkın ahalinin diline düştügünü, herkesin her fırstta bu aşktan söz açtıklarından bahseder:

Gelse iki kimse bir araya

Buyıdı aradıgı hikâye

Her ne kadar itdilerse tedbîr

Elbette hilâf tutdı takdîr

Mekteb içi pür olup fesâne

Olmışidi misâl-i Kahve-hâne

Leylû vü Mecnûn, Nuruosmaniye Ktb. 4959/37 

Sâki ko tegâfül-i gurûrı

Kıl tesliye cân-ı nâ-sabûrı

Îsî gibi ehl-i derde yâr ol

Merhem-zen-i sîne-fikâr ol

Ey gülbün-i nâz sekeş olma

Erbâb-ı niyâza âteş olma

Dil şûle-i ışka müşt-i hasdür

Besdür bu kadar itâb besdür

Sun destüme câmın ergavânı

İstignânun da var zamânı

Tîg-i gam-ı dehr geçdi câne

Süat kıl o dârû-yı dîvâne

Sihrâb misâl kalmasun cân

Pür-hasret arzû-yı dern-mân

Sâkî gele ey bahâr-ı ümmîd

Ey revnak-ı rûzigâr-ı ümmîd

Genc-i tarâbun zekâtı yok mı

Bir cüraya lutfun çok mı

Hâhişger-i lutfa rûy durma

Muhtâcun isek de h˘ïr görme

Ehl-i kereme niyâz yokdur

Hâtem-menîşânda niyâz yokdur

Dil rîş ü fikârdur bilürsin

Cân haste vü zârdur bilürsin

İrmezse eger nevâle senden

Yani bir iki billûr senden

Ol mey ki cihâne sala pertev 

Gevher-gede ola âleme cev

Ol mey ki firîb-kâr-ı gamdur

Şûr-efken-i rûzigâr-ı gamdur

Ol mey ki tılâ-ger-i cinândur

Âzîne-i bend-i dükân-ı cândur

Ol mey ki ãalursa âteşe tâb

Devrin ide neyyir-i cihân-tâb

Ol mey ki derûn kılsa pür-lem

Her mûy bedenle ol bir şem

Terâbile ol âbile dehânum

Kim gamla dehâna geldi cânum

Sâkî kanı ol şarâb-ı rûşen

Meşşâta-i rûh-ı gâzi-i ten

Ol bâde ki itse fitne-sâzı

Lâzım bile çerh-i dûn niyâzı

Ol bâde ki ãalsa şûr u gavga

Gerdûn ile âciz mudârâ

Ol bâde ki andan içse bir dem

Nâz ide neşâta ehl-i mâtem

Ol bâde ki olsa cüra-hurî

Mecnûna düşe ümîd-vârî

Ol bâde ki cevher-i ferâhdur

Ol bâde ki rûh-ı müstalahdur

Bezm ehlin o meyle neşve-dâr it

Gülşenüne şavkı rûh-zâr it

Sâkî kanı ol piyâl-i hâs

Lâ-havl-i riyâ vü hırz-ı ihlâs

  

Ol câm ki itse reşha-sâzı

Sad-hırka-i zerk ola namâzı

Ol câm ki içse bir riyâkâr

İhlâs ola evvelîn âsâr

Ol câm ki içse şeyh-i sâlûs

Hengâm-ı riyâya diye efsûs

Ol câm ki olsa aks-endûz

Sengün biline dilindeki râz

Ol câm ki içse ânı fi’l-hâl

Müstagni-i nâtık ola lâl

Ol sâgar-ı âteşîni gezdür

Ol micmer-i âteşînî gezdür

Sâkî turacak zamân degildür

Ahvâl-i cihân ıyân degildür

Sâkînâme, İst. Üniv. Ktb. T. 469/5

  


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1RESMÎ, Çukadarzâde Ahmed Efendid. ? - ö. 1783-84Doğum YeriGörüntüle
2HÂŞİM BEY, Cıvıl Seyyid Mehmed Ağa-zâde Müezzinbaşı Hacı Hüseyin Hâşim Beyd. 1815 - ö. 1868Doğum YeriGörüntüle
3ZÎNET, Hüseyin Efendid. ? - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4HÜSÂMZÂDE FEYZÎd. 1589 (?) - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
5HÜSÂMZÂDE FEYZÎd. 1589 (?) - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
6HÜSÂMZÂDE FEYZÎd. 1589 (?) - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
7HÜSÂMZÂDE FEYZÎd. 1589 (?) - ö. ?Madde AdıGörüntüle