NECÂTÎ BEY, Îsâ

(d. 1443-1446?/847-850? - ö. 1509/914)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / Başlangıç-15. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Necâtî’nin asıl adı kaynakların büyük kısmında Îsâ, Beyânî’de ise Nûh’tur (Sungurhan Eyduran 2008: 204). Edirne’de doğdu. Ailesi hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yoksul bir aileye mensup olduğu yahut çocukken Edirneli yaşlı bir hanım tarafından köle olarak alınıp sonra evlat edinildiği, terbiye ve eğitimine Sâ'ilî adlı bir şairin de katkı sağladığı bilinmektedir. Gençlik yıllarında şiir ve nesir yazmağa yönelen şair, Edirne’den Kastamonu’ya gitti, orada hatla da ilgilendi ve şiirleriyle tanınmaya başladı. Son derece güzel gazeller yazdığı, özellikle “döne döne” redifli gazelinin hayli ünlü olduğu bilgisi, o sırada Bursa’da bulunan Ahmed Paşa’ya ulaştı ve şiirleri Paşa tarafından da beğenildi. Âşık Çelebi (Kılıç 2010: 849-850); Necâtî’nin evli olduğunu, erkek çocuklarının kendisinden önce öldüğünü, tek kızının devrin ünlü âlimlerinden Abdülazîz Çelebi ile evlendiğini, onun da genç yaşta vefat ettiğini de belirtmiştir. Yazdıklarıyla Fâtih Sultân Mehmed’in de dikkatini çekmeyi başaran Necâtî, sultana bir şitâiyye bir de bahâriyye sundu. Bunların beğenilmesi üzerine dîvân kâtipliği ile görevlendirilerek İstanbul’a gitti. Fâtih’in vefatından sonra da İstanbul’da kalan şair, II. Bâyezîd’in de takdirini kazandı. Padişah, büyük oğlu Şehzâde Abdullâh’ı Karaman sancağına tayin ettiğinde, Necâtî’yi de onun dîvân kâtibi olarak görevlendirdi. Şehzadenin üç yıl sonra ansızın ölmesiyle görevi ve mutlu günleri sona eren Necâtî İstanbul’a döndü, duyduğu acıyı ise sultana sunduğu ünlü mersiyesinde dile getirdi. İstanbul’da kaldığı süre içinde başta padişah olmak üzere devlet erkânına, devrin diğer ünlü ve hatırlı kişilerine kasîdeler sundu. Kazasker Müeyyedzâde Abdurrahmân Çelebi’nin aracı olmasıyla II. Bâyezîd, diğer oğlu Mahmûd’u Manisa sancağına tayin ettiğinde, Necâtî’yi de nişancılık görevi ile şehzadenin yanında gönderdi. Bundan sonra “Bey” nispesi ile anılan Necâtî, bu görevinde iken hayatının en güzel günlerini geçirdiğini ifade etmiştir. Ancak bu şehzadenin de genç yaşta ölmesi üzerine şairin mutluluğu yerini kedere bıraktı. Onun vefatından hayli etkilenen ve bir mersiye kaleme alan şair İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. Üst üste gelen acıların ardından, belki de bir uğursuzluk olduğu düşüncesiyle Necâtî Bey yeni bir devlet görevi kabul etmedi. Ömrünün geri kalan yıllarını, kendisine bağlanan bin akçe aylıkla Vefâ semtindeki evinde, ilim ve sanat sohbetleri düzenleyerek geçirdi. 25 Zilkâde 914/17 Mart 1509 tarihinde vefat eden Necâtî’nin mezarını aynı zamanda öğrencisi ve yakın dostu olan Sehî Bey, mermerden yaptırdı ve üzerine de onun “Bir seng-dil firâkına ölen Necâtî’nün / Billâhi mermer ile yapasuz mezârını” beytini yazdırdı. Şairin mezarı İstanbul’da, şimdiki Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu yerde iken, çarşının inşası esnasında mezar ortadan kaldırıldı, Ali Nihad Tarlan’ın (1963: XIX) girişimi ve zamanın valisinin katkılarıyla çarşı içinde Necâtî’nin hatırasına bir taş diktirildi.

Necâtî Bey, günümüze ulaşan tek eseri olan Dîvân'ını, Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi adına tertip etmiştir. Dîvân'ın Ali Nihad Tarlan (1963) tarafından yirmi nüshası karşılaştırılarak hazırlanan neşrinin baş tarafında mesnevî nazım şekliyle yazılmış tevhîd, na’t, mi’râciye, medhiye tarzında şiirlerle çeşitli beyit, müfred, kıt’a, nazm, rubâî hatta nesir parçaları bulunmaktadır. Eserde toplkam 25 kasîde ve 650 gazel bulunmaktadır. Dîvân'ın çok sayıda nüshası bulunmakta olup belli başlıları şunlardır: İstanbul Üniversitesi Ktp. TY, nr. 784; Süleymaniye Ktp. Laleli, nr. 1769; Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. Revan, nr. 783; Millet Ktp. Ali Emiri Manzum, nr. 424. Tarlan neşrinden hareketle Mehmed Çavuşoğlu önce tahlil çalışması (1971), ardından bir de seçmeler (yty.) hazırlamıştır.

Kaynakların bir kısmında Necâtî Bey’in Münâzara-i Gül ü Hüsrev, Leylâ ile Mecnûn, Gül ü Sabâ ve Mihr ü Mâh adlı mesnevîlerinin, hatta bazı çevirilerinin bulunduğundan bahsedilmiş, bunlara ilişkin kimi kayıtlara da yer verilmiştir (Sehî Bey 1325: 77; Canım 2000: 518; Kılıç 2010: 852). Fakat şairin Dîvân'ı dışında ele geçmiş başka bir eseri bulunmamaktadır. Nitekim Necâtî’nin önemi ve ünü de varlığı meçhul eserlerinden değil Dîvânındaki şiirlerinden kaynaklanmaktadır .

Sehî Bey’in (Sehî Bey 1325: 76) kaydettiğine göre, Necâtî’nin şiirleri son derece güzel, ince, renkli, temiz, içe işleyici, hep bir seviyede ve yanık olup güzellik ve incelikte âdeta mucize sınırına ulaşmıştır. Şairin âşıkâne gazelleri ve çok beğenilmiş matlaları bulunmaktadır. Kasîdeleri hayalle dolu, kıt‘aları ise inciler saçmaktadır. Tüm bu güzel şiirleri içermesinden ötürü Dîvân'ı halk arasında dillerde dolaşmaktadır. Şiirlerine öyle bir tarz ve edâ vermiştir ki Mevlânâ İdrîs-i Bitlisî bile Tevârih-i Âl-i Osmân’ında şairi, Hüsrev-i Rûm (Anadolu şairlerinin sultanı) olarak anmıştır.

Latîfî’ye (Canım 2000: 515-517) göre Necâtî, şiir meydanının hoş sözlü pehlivânı ve insana ruh veren parlak şiirleriyle Rum şairlerinin yüzü suyu olmuştur. Rum’da sözün ruhunu ilk o bulmuş, atasözü söylemek de Sâfî ile başlayıp Necâtî’de olgunluğa erişmiştir. Hatta atasözü söylemekte ona Tûsî-i Rûm denmiştir. O, gazel tarzında da yeni bir çığır açmış ve kendisinden önceki şairlerin üslûplarını, neshedilmiş kitaplar gibi hükümsüz bırakmıştır. Şairin birer sihr-i helâl örneği olan şiirleri ortada dururken başkalarının dîvân düzenlemeye çalışmaları haramdır. Şeker gibi tatlı şiirlerinden halktan ve aydın kesimden herkes zevk almaktadır.

Sehî ve Latîfî’deki bazı ortak bilgilere yer vermekle birlikte şair hakkında hayli kapsamlı bir değerlendirmede bulunan Âşık Çelebi’ye (Kılıç 2010: 849-850) göre ise Necâtî, şiiri ile Rum ülkesini bülbül bahçesine ve papağan şekeristânına çevirmiştir. Rum şairlerini, Fars şairlerinin attıkları kınama taşlarının acımasız yaralarından o kurtarmıştır. Şiiri hep bir elden çıkmış gibidir ve her beyti atasözünü andırır. Birçok hayalleri bâkir, anlamları tatlıdır. Şiirleri dillerde dolaşmakta olup eski zaman şairleri içinde böyle güzel, temiz edalı ve şiirleri renkli bir şair pek nâdirdir. O, Rum’da şiire ilk olarak temel atıp İrem bağını haset ettirecek derecede feyizli, mesut bir köşk vücuda getirmiştir. Âşık Çelebi, Necâtî’yi Ahmed Paşa ve hatta Zâtî ile karşılaştırarak “Her ne kadar Ahmed Paşa bu yolda tek olsa da şairlere bir değer vermek gerekirse zamir yine ona döner; lâkin Necâtî ile aralarındaki fark, mûcize ile sihir ve güneş ışığı ile mum ışığı arasındaki farka benzer. Zâtî’de şiir, çalışma ve gayret ile kazanılmış ârızî bir iş, Necâtî’de ise güçlük çekmeden, yapmacığa düşmeden elde edilmiş zâtî bir keyfiyettir.” değerlendirmesinde bulunmuştur. Yine Âşık Çelebi’nin naklettiğine göre Necâtî’ye “Sizinle Ahmed Paşa’nın mâbeyni nicedir?” diye sorulduğunda şair, “Necâtî’nin dirisinden ölüsü Ahmed’in yeğdir / Ki Îsâ göklere ağsa yine dem urur Ahmed’den” beytiyle cevap vermiştir. Necâtî burada bir yandan, Hz. İsâ’nın gökyüzüne çekildiğine ve kıyâmete yakın bir zamanda dünyaya gelerek Hz. Peygamber’in dinini uygulayacağına işaret etmiş, bir yandan da Ahmed Paşa’ya iltifatta bulunmuştur. Îsâ ve Ahmed isimlerinin tevriyeli kullanıldığı ve Ali Nihad Tarlan neşrinde bulunmayan bu beyit, saygı ve nezaketen söylenmiş izlenimini uyandırsa da bir kanaati yansıtması bakımından önemlidir (Kaya 2006: 477). Nitekim Âşık Çelebi’ye göre Osmanlı şairleri arasında mesnevîde Şeyhî, kasîdede Ahmed Paşa, gazelde ise Necâtî kendilerinden öncekileri âdeta yok hükmüne indirgemişlerdir.

Necâtî’nin eşi benzeri bulunmadığı kanaatindeki Kınalı-zâde Hasan Çelebi (Sungurhan Eyduran 2009: 347-348), babası Ali Çelebi’nin “Haşre dek her şâir ü kâmil dise şi‘r ü gazel / Gelmeye kimse Necâtî gibi mâhir fi’l-mesel” beytini örnek vererek sanatçının gazel ile mesel tarzındaki emsalsizliğine de değinmiştir. Gelibolulu Mustafâ Âlî (İsen 1994: 167) ise, Rum’da Necâtî’den sonra aynı güçte bir şair yetişmesinin hayâl olduğunu, bir zamanlar onun Dîvân’ından güzel parçaları seçmekle görevlendirildiğini, her yönüyle güzel kırktan fazla gazelini belirlediğini kaydetmiştir.

Kaynaklarda belirtildiğine göre (Çavuşoğlu 1971: 23-24; Kaya 2006: 477-478), şairin dili özellikle gazellerinde son derece sade, üslûbu hayli güçlü ve etkileyicidir. Zengin hayallerle süslü şiirlerinde, mahallî renk ve özellikler sıkça görülür. Nitekim Latîfî, onun şiirlerinin iyice anlaşılabilmesi için Kastamonu’da kullanılan pek çok kelime, deyim, tâbir, yer adı, âdet ve anʻanenin de bilinmesi gerektiğini söyler ve bunlardan bazılarını açıklar. Tarihçi Atâ (Arslan 2010: V/471-472) da ondan seçtiği şiirlerin sonuna, kendi ifadesiyle kaba Türkçe dediği uş, tanlamak vb. kelimeleri içeren bir lügatçe eklemeye gereksinim duyduğunu belirtir. Necâtî’de görülen bu mahallîlik sadece kullandığı dilde değil, yaptığı benzetmelerde, doğa ve av sahnelerine ait son derece canlı tasvirlerinde de güçlü bir şekilde hissedilir. Yine onda, halk diline ve psikolojisine oldukça yakın nükteli ifadenin yanı sıra güçlü bir dile hâkimiyet de vardır. Kelime hazinesindeki zenginlik, ifadesindeki rahatlık, rindâne edası, söylediklerini yeri geldikçe atasözü ve deyimlerle zenginleştirip süslemesi, şiirlerinde çok sayıda Türkçe kelime ve deyime yer vermesinin yanı sıra kafiye ve rediflerini de çoğunlukla Türkçe kelimelerden seçmesi, Türkçe’yi aruza rahatça ve ustalıkla uygulayabilmesi de sanatının belli başlı özelliklerindendir. Bir diğer ifadeyle Necâtî, Şeyhî ve Ahmed Paşa’dan farklı olarak, büyük oranda Türkçe kelimelerden ve mahallî unsurlardan yeni bir şiir dili ortaya koymayı başarmıştır. Üstelik tezkirecilerin “mesel-âmiz, mesel-bürûz” olarak tanımladıkları bu dil, sadece atasözü ve deyimlerle örülü bir dil değildir. Bu dil bir adım sonra başta Bâkî olmak üzere birçok şair eliyle klâsik üsluba dönüşecektir. Necâtî’nin dili ve üslûbu, ilk dönemin başka şairlerinde de görülen folklorik üsluba yaslanmış didaktik bir dilden de ibaret olmayıp bununla klâsik üslup arasında, daha çok da klâsik üsluba yakın bir dildir. İşte Necâtî’yi çağdaşı şairlere üstün kılan da daha çok, şair ruhu ve zekâsının izlerini taşıyan tüm bu özellikleri olmuştur.

Şiirlerinde şair ve şiir hakkındaki görüşlerini de dile getiren Necâtî’ye göre “nasıl ki her şeker kamışı, kalem gibi nişan yazamazsa, her zevk ve tamah ehli de söze şeref veremez. Dolayısıyla zevk sahibi olmak başka, şiir yazmak başkadır”. Necâtî, bu vb. ölçülere uymayan zamane şairlerini, halkın üzerine ölü toprağı serpip uyutmakla; hatta geçmiştekilerin sözlerini şiirlerine katıp onları halka satmaya çalışarak, anlam ve hayal hırsızlığı yapmakla suçlar. Çoğu şair için şiirlerine nazîre yazılması bir övünç kaynağı iken, Necâtî bunlara pek iltifat etmez; hatta şiirlerini kötü tanzîr ettiğini ileri sürdüğü Mihrî Hatun’u paylamaktan da geri durmaz (Çavuşoğlu 1971: 17-24). Kendi şiirlerini “dil-firîb, dil-pezîr, garrâ, selîs, muʻciz” vb. olarak vasıflandıran şair, onlar için ayrıca “âb, dür, gevher, fidan, servi, hercâyî, katı kız nakşı, şeker” vb. benzetmelerde bulunur (Kaya 2012: 217). Necâtî Bey, Anadolu şairlerinden Şeyhî’yi, İran şairlerinden Kemâleddin-i Isfahânî, Nizâmî, Selmân-ı Sâvecî ve Câmî’yi beğendiğini dile getirmiştir. Çağdaşları Edirneli Revânî, Ahmed Paşa ve Şeyhî’ninkilerle aynı redifte olan, dolayısıyla nazîre ilişkisi bulunma ihtimali bulunan pek çok şiiri vardır. Sadece çağdaşlarını değil, kendinden önceki birçok şairi de tanzir eden Necâtî, Şeyhî’ye nazire iki gazelinde onun kadar güzel yazdığını, hatta bazı beyitlerinde onu geçtiğini dile getirmiştir (Çavuşoğlu 1971: 17-18; Kaya 2006: 478).

Kaynakların (Çavuşoğlu 1971: 17-22; Çavuşoğlu yty.: 20-26; Kaya 2012: 145) da açıklıkla belirttikleri üzere Osmanlı şiir dilinin kurucu isimlerinden biri kabul edilen Necâtî’nin, çağdaşları üzerinde olduğu gibi, sonraki yüzyıllarda yaşamış şairler üzerinde de hayli etkisi olmuştur. Gerek tezkirelerden gerekse divanlardaki beyit örneklerinden hareketle, onun yaşadığı dönemden başlayarak üstat olarak görüldüğü ve şiirimizin belli başlı ustaları arasında anıldığı bilinmektedir. Necâtîʼyi üstat kabul edenler, ya kendilerini onunla karşılaştırarak ondan daha iyi ya da onunla aynı ayarda olduklarını dile getirenler, şiirlerini tanzir veya tahmîs edenler arasında da birçok ünlü isim bulunmaktadır. Sehî Bey, Gelibolulu Mustafâ Âlî, Mihrî Hatun (Amasyalı), Şevkî, Sun’î (Necâtî Sun’îsi), Tâli’î, Üsküplü Zârî, Mesîhî, Üsküplü İshak Çelebi, Mürekkepçi Enverî, Tokatlı Vâlihî, Sa’dî, Subhî (Mustafâ Çelebi), Âhî, Revânî, Hayâlî, Bâkî, Fuzûlî, Taşlıcalı Yahyâ Bey, Neşâtî, Nihânî, Rahmî (Bursalı Nakkâş Bâlî), Nedîm ve Âsaf (Dâmâd Mahmûd Paşa) bunlardan başlıcalarıdır. Şairin Cumhuriyet döneminde ilk akla gelen hayranı ise soyadını bile ona olan sevgi ve saygısından dolayı değiştirdiği ileri sürülen Behçet Necatigil’dir.

Kaynakça

Arslan, Mehmet (hzl.) (2010). Tayyâr-zâde Atâ, Osmanlı Saray Tarihi: Târîh-i Enderûn. C. IV-V. İstanbul: Kitabevi Yay. 

Bursalı Mehmed Tâhir (1333). Osmânlı Müellifleri. C. 2. İstanbul.

Canım, Rıdvan (hzl.) (2000). Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu‘arâ ve Tabsıratü’n-Nuzamâ (İnceleme-Metin). Ankara: AKM Yay.

Çavuşoğlu, Mehmed (1971). Necati Bey Dîvânı’nın Tahlili. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Çavuşoğlu, Mehmed (yty.). Necati Bey Divanı (Seçmeler). İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

Derdiyok, Çetin, M. Yüceol Özezen (hzl.) (2011). Ölümünün 500. Yılında Necati Bey’e Armağan. Ankara: TDK Yay.

Hakverdioğlu, Metin (2009). “Mihrî Hâtun’un Necâtî Bey’in Şiirlerine Nazîreleri”. Turkish Studies 4 (2): 555-584.

İsen, Mustafa (hzl.) (1990). Latifî Tezkiresi. Ankara: KB Yay.

İsen, Mustafa (hzl.) (1994). Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yay.

İsen, Mustafa, C. Kurnaz (hzl.) (1990). Şeyhî Divanı. Ankara: Akçağ Yay.

Karahan, Abdülkadir (1977). “Necâtî”. Türk Ansiklopedisi. C. XXV. İstanbul: MEB Yay. 166-167.

Kaya, Bayram Ali (2006). “Necâtî Bey”. İslâm Ansiklopedisi. C. 36. İstanbul: TDV Yay. 477-478.

Kaya, Bayram Ali (2012). “Necâtî Bey’in Şiir Anlayışı”. Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi (27): 143-218.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâ’irü’ş-Şu’arâ (İnceleme-Metin). C. II. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kurnaz, Cemal (1987). “Necati Beğ, Ahmed Paşa, Hayâli Beğ ve Nev’i Divanlarındaki Teşbih ve Mecaz Unsurları”. Türk Kültürü Araştırmaları XXV (1): 127-173.

Latîfî (1314). Tezkire-i Latîfî. İstanbul.

Mazıoğlu, Hasibe (1961). “Necati’nin Türk Dili ve Edebiyatının Gelişmesindeki Yeri”. Türk Dili X (114): 36-369.

Mehmed Süreyyâ (1311). Sicill-i Osmânî. C. IV. İstanbul.

Mengi, Mine (1986). “Necâtî’nin Şiirlerinde Atasözlerinin Kullanımı”. Erdem II (4): 47-56.

Riyâzî. Riyâzü’ş-Şu’arâ. Süleymaniye Kütüphanesi. Esad Efendi. No. 3871. vr. 105a-106b.

Sehî Bey (1325). Tezkire-i Sehî. İstanbul.

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2008). Beyânî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Metin. http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-215418/h/metin.pdf [erişim tarihi: 15.07.2013]. 

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2009). Kınalı-zâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ, Metin. http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-219123/h/tsmetinb.pdf [erişim tarihi: 15.07.2013].

Şentürk, Ahmet Atillâ (1995). Necâtî Beğ’in Sultan Beyazıt Medhiyesi ve Bazı Gazelleri Hakkında Notlar. İstanbul: Enderun Yay.

Tansel, Fevziye Abdullah (1964). “Necâtî Bey”. İslâm Ansiklopedisi. C. IX. İstanbul: MEB Yay. 154-156.

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay.

Tarlan, Ali Nihad (1949). Şiir Mecmualarında XVI. ve XVII. Asır Divan Şiiri. Seri I. Fasikül 4, 10. İstanbul.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (1986). C. VI. “Necâtî İsa Bey”. İstanbul: Dergâh Yay. 548-550.

Ziyâ Paşa (1291-1292). Harâbât. C. I-II. İstanbul.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: PROF. DR. BAYRAM ALİ KAYA
Yayın Tarihi: 30.07.2013

Eserlerinden Örnekler

Kıt’a

Dilâ cân ise maksûdun var ol gonca-dehenden geç

Ya hod la’l-i lebi ise murâdun mey diyenden geç

Levend oldunsa baş egme Necâtî vaz’-ı destâra

Özün meydan-ı ışk içre şehîd eyle kefenden geç

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay. 121.

Kıt’a

Ne bilürler hüner nedür bu avâm

Hüner anı avâma satmakdur

Kim seçer incesini dülbendün

Lutf anı ögetçe sarmakdur

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay. 124.

Gazel

Eser itmez nidelüm âh-ı seher-gâh sana

Meger insâf vire dȏstum Allah sana

Hoş olur sohbet-i mey gicede meh-tâb olıcak

Nûr saç meclise gel kim dimişüz mâh sana

Nidelüm devr sunarsa sana şerbet bana zehr

Bu cihân böyle olur gâh bana gâh sana

Levh-i çihremde okımaga hikâyât-ı gamı

Giceler subha degin şem’ tutar âh sana

Göz yaşı encümini reh-ber idinmezse eger

Şeb-i gamda iremez âşık-ı güm-râh sana

Gice gelmeyecegin sohbete ey dil bilürüz

Hele var gör ki ne yüzden togar ol mâh sana

Husrevâ kullarunun eyle revâ hâcetini

Ki ebed oldı müyesser kamu dil-hâh sana

Ey Necâtî taş iken la’l ide hurşîd bigi

Bir nazar eyler ise himmet ile şâh sana

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay. 146.

Gazel

Habîb âşıka cevr itmese habîb olmaz

Tabîb bir nicesin öldürmese tabîb olmaz

Gözüm yaşından umardum kapun tavâf itmek

Velî çok akçelü olur ki hac nasîb olmaz

Habîb işigi rakîbe şeref virürdi velî

Çemende gezmek ile zâg andelîb olmaz

Bilâd-ı Çîne senün gibi bir sanem heyhât

Diyâr-ı Rûma saçun gibi bir salîb olmaz

Bütün cihânda gönül ışk ile olur makbûl

Kamu diyârda ehl-i hüner garîb olmaz

Habîb vaslını dil kendüden dahi güniler

Necâtiyâ kim ola böyleye rakîb olmaz

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay. 281.

 

Gazel

Çıkalı göklere âhum şereri döne döne

Yandı kandîl-i sipihrün cigeri döne döne

Ayagı yir mi basar zülfüne ber-dâr olanun

Zevk u şevk ile virür cân u seri döne döne

Şâm-ı zülfünle gönül Mısrı harâb oldı diyü

Sana iletdi kebûter haberi döne döne

Sen durup raks idesen karşuna ben boynum egem

İne zülfün kuca sen sîm-beri döne döne

Ka’be olmasa kapun ay ile gün leyl ü nehâr

Eylemezlerdi tavâf ol güzeri döne döne

Sen olasan diyü yir yir asılub âyîneler

Gelene gidene eyler nazarı döne döne

Ey Necâtî yaraşur mutribi şeh meclisinün

Raks urup okuya bu şi’r-i teri döne döne

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1963). Necatî Beg Divanı. İstanbul: MEB Yay. 433-34.

 


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579Doğum YeriGörüntüle
3REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533Doğum YeriGörüntüle
4Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?Doğum YılıGörüntüle
5KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579Doğum YılıGörüntüle
6REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533Doğum YılıGörüntüle
7Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?Ölüm YılıGörüntüle
8KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579Ölüm YılıGörüntüle
9REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533Ölüm YılıGörüntüle
10Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?MeslekGörüntüle
11KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579MeslekGörüntüle
12REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533MeslekGörüntüle
13Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16Betül Tarımand. 7 Eylül 1962 - ö. ?Madde AdıGörüntüle
17KÂMÎ, Edirnelid. ? - ö. 1579Madde AdıGörüntüle
18REFÎ’Î (REFÎKÎ), Amasyalı A’mâ Refî’î (Refîkî)d. ? - ö. 1533Madde AdıGörüntüle