FUZÛLÎ

(d. 1483/888 - ö. 1556/963)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 16. Yüzyıl / Azeri)

 

 Asıl adı Mehmed, babasının adı ise Süleyman’dır. Başkalarının tercih etmeyeceğini düşündüğü ve olumlu anlamıyla kendisini tanımlayıcı bulduğu için “fuzûlî” sözcüğünü mahlas olarak almıştır. Selçuklular zamanında Kerkük ve Bağdat çevresindeki geniş alana yerleşen Türkmenlerin Bayat boyundandır. Kaynakların bir kısmı, Fuzûlî-i Bağdadî diye anılmasından ötürü onu Bağdatlı gösterirken Necef, Hille veya Kerbelalı olduğunu söyleyenler de vardır (Karahan 1996: 240-246). Fuzûlî'nin doğum yeri gibi doğum tarihi de tam olarak bilinmemektedir Son yıllarda yapılan çalışmalarda şairin Türkçe Dîvânı’nın mukaddimesinde geçen “menşe ve mevlidim Irak” ibaresinin ebced değeri olan 888/1483 yılında doğduğu kabul edilmektedir (Dakukî 1996: 53-68; Mazıoğlu 1997: 61).

İlk eğitimini, kaynaklarda Hille müftüsü olduğuna dair rivayetlerle anılan babasından almış olması muhtemeldir. Daha sonra Rahmetullah adlı başka bir hocanın derslerine devam ettiği söylenir. Eğitim sürecinin evreleri belirsizliğini korusa da bilgin şairlerden olduğu kesindir. Bilginliğinden ötürü eski kaynaklar ondan Mevlânâ Fuzûlî diye bahsederler. Her ne kadar kaynaklarda Ahdî’nin “bende-i ehl-i tarîkat” (Solmaz 2005: 460) nitelemesindeki belirsizliği ortadan kaldıracak, tasavvufa ne zaman ve nasıl meylettiğine dair merakımızı giderecek bilgiler bulunmasa da Fuzûlî’nin mistik tecrübeye sahip olduğu ve Şiiliğe mensubiyeti eserlerinden anlaşılmaktadır.

Siyasal istikrarsızlığın ve mezhep farklılığına dayalı ayrışmaların yaşandığı bir coğrafyanın bütün gelgitlerini onun hayatı ve eserleri üzerinden okumak mümkündür. Fuzûlî, kısacık ömrünü üç ayrı devletin tebası olarak tamamlamıştır. Çocukluk ve gençlik yıllarında Bağdat ve çevresi Akkoyunlu Türkmenlerinin egemenliğindedir. O da ilk kasidesini Akkoyunlu Elvend Bey’e sunmuştur. Yaşadığı bölgede etkili olan Muşaşaîlerden Ali bin Muhsin’e de Arapça kaside sunduğu bilinmektedir. 1508 yılında Bağdat, Şah İsmail’in eline geçince Fuzûlî, Safevilerin Bağ­dat valisi olan İbrahim Han Musullu’ya iki kaside ve bir terci-bent sunarak himayesine girmiştir. İbrahim Han’ın ölümünden sonra korumasız kalan şair, 1527 yılında tekrar Hille veya Necef’e geri dönmüştür. Bu dönemde Necef’teki Hz. Ali Türbesinde türbedarlık yaptığı tahmin edilmektedir.

1534 yılında Kanunî, Bağ­dat'ı fethettiğinde Fuzûlî, padişaha uzun bir kaside sunmuş ve “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâmdâr" dizesini tarih düşürmüştür. Bu fetih onun Osmanlı ordusuyla birlikte Bağdat’a gelen şairler­den Hayalî ve Taşlıcalı Yahya ile tanışmasına vesile olmuştur. Leylâ ve Mecnûn mesnevisinin önsözünde anlattığına göre şairin, bu eserini adı geçen iki şairin teşvikiyle kaleme aldığını söylemesi bu buluşmayı önemsediğini gösterir.

Osmanlı bürokratlarına da kasideler takdim etmiş ve onların yakınlığını kazanmaya çalışmıştır. Kanunî için beş kaside yazan Fuzûlî, ayrıca Sad­razam İbrahim Paşa, Kazasker Abdulkadir Çelebi ve Nişancı Celalzâde Mus­tafa Çelebi gibi devlet ileri gelenlerine de kasideler sunmuştur. Ömrü boyunca gönlünce bir hami (patron) bulamamıştır. Osmanlıların Bağdat’ı fethinden sonra Fuzûlî, bir daha depreşmemek üzere ümitlerini kaybettiğini ünlü Şikâyetnâme adlı eserine yansıtmıştır (İnalcık 2003: 54-71).

Bağdat’ın fethinden ölümüne kadar (1534-1556) geçen zaman içinde Fuzûlî’nin ömrünü nerelerde geçirdiği tam olarak bilinmemektedir. Onun bazı şiirlerinde Bağdat’ı övdüğü, bazı şiirlerinde ise Bağdatlıları eleştirdiği ve ömrünün o bölgede geçmesine hayıflandığı görülür. Şair yukarıda bahsi geçen türbedarlık görevi dolayısıyla Kerbela ve Necef’te bulunmuş olmalıdır.

Fuzûlî, 963/1556 yılında Bağdat ve çevre­sini kasıp kavuran büyük veba salgını sı­rasında muhtemelen Kerbela’da vefat etmiştir. Ölümüne ebced hesabıyla "Geçdi Fuzûlî" sözüyle tarih düşürülmüştür. Mezarlarının ehl-i beyt türbelerine yakın olmasını arzu eden pek çok Şiî gibi Fuzûlî de bir beytinde, öldüğü zaman üzerine Hz. Hüseyin’in gölgesinin düşeceği bir yere gömülmeyi vasiyet etmiştir. Bu isteğine uygun olarak Kerbela'daki Hz. Hüseyin Türbesinin yanına gömüldüğü sanılmaktadır.

Fuzûlî’nin aile çevresinden sadece oğlu Faz­lî Celebi hakkında kırık dökük malumat vardır. Ahdî'nin verdiği bilgilerden muamma yazmaya meyilli bir şair olduğu anlaşılmaktadır (Solmaz 2005: 476).

***

Eserleri

Fuzûlî üç dilde; Arapça, Farsça ve Türkçe manzum ve mensur eserler vermiştir. Onun eserleri Azerbaycan, İran ve Türkiye’de geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren yayımlanmıştır. Azerbaycan’da ve Türkiye’de edebiyat alanında yapılan ilk akademik çalışmaların konusu Fuzûlî’dir. Divan edebiyatıyla ilgili akademik çalışmaların emekleme aşamasında olduğu dönemde Hasan Ali Yücel, “Ali” mahlasıyla şiirlerine nazireler yazdığı Fuzûlî’nin bütün eserlerini hazırlamak üzere 27.10.1941 tarihinde bir komisyon kurmuştur. Bu komisyonun üyelerinin yaptığı çalışmaların bir kısmı farklı nedenlerle yayımlanamamıştır (Kürkçüoğlu 1956: 8-9). Ama yayımlananlar bile Fuzûlî’ye dair bilgilerin sağlam temeller üzerine inşa edilmesine yetmiştir.

1-Türkçe Eserleri

Fuzûlî Dîvânı: Fuzûlî’nin şiire dair görüşlerini anlattığı mensur bir mukaddimeyle başlayan mürettep divanının nüshalarına aşağı yukarı bütün yazma eser kütüphanelerinde rastlanır. Tebriz, Bulak, Taşkent, Kahire ve İstanbul başta olmak üzere pek çok kültür merkezinde eski harflerle basılmıştır. Bu bakılardan bir kısmı Külliyat-ı Divân-ı Fuzûlî şeklindedir. Külliyat içinde başta Leylâ ve Mecnûn olmak üzere diğer eserlerine de yer verilmiştir (İpekten 1997: 30-43). Eski harflerle en fazla basılan divanlardan biri olan Fuzûlî Dîvânı yeni harflerle de basılmıştır (Gölpınarlı 1948; Tarlan 1950). Gölpınarlı ve Tarlan neşirlerinde kasideler yer almamaktadır. Mevcut baskılar ve yazmalar taranarak Kenan Akyüz ve arkadaşları tarafından karşılaştırmalı metni yayınlanmıştır (1958; 1990). Fuzûlî’nin Türkçe Dîvânı’nda 42 kaside, 302 gazel, 1 müztezad, 12 musammat (3 murabba, 3 muhammes, 2 tahmis, 2 müseddes, 2 terci-bend), 42 kıt’a ve 72 rübai bulunmaktadır.

Cem Dilçin, bu son üç baskıdaki gazel, musammat, kıt‘a ve rübaileri kendisinin Fuzûlî’nin şiirlerinde saptadığı belirgin özellikler açısından değerlendirerek bazı notlar düşmüştür (Dilçin 2001).

Leylâ ve Mecnûn: Türk edebiyatında Leylâ ile Mecnûn denildiğinde ilk akla gelen isim Fuzûlî’dir. Leylâ ve Mecnûn (y. 1535) mesnevisinin “Sebeb-i Nazm-ı Kitâb” kısmında Fuzûlî, eserini Bağdat’ın Kanuni tarafından fethi sırasında tanıştığı Osmanlı şairlerinin teşvikiyle yazdığını söyler. Leylâ ve Mecnûn, Bağdat ve Halep beylerbeyi olan Üveys Paşa’ya sunulmuştur.

Fuzûlî’nin bu eseri, Türk edebiyatında yazılan diğer mesnevilerden daha fazla ilgi görmüş, tanınmış, sevilmiş, yazma ve matbu olarak çoğaltılmış ve üzerinde çok sayıda çalışma yapılmıştır (Onan 1956; Ayan 1981; Doğan 1996). Leylâ ile Mecnûn hikâyesi, Fuzûlî ile birlikte yerli hikâye özelliği kazanmış, Türk edebiyatının en lirik eserleri arasında yer almıştır.

Beng ü Bâde: Afyonla şa­rabın karşılaştırılarak şarabın üstün tu­tulduğu 444 beyitlik bu eser, Şah İsmail'e sunulmuştur. Eser münazara tarzında yazılmış alegorik bir mesnevidir. Dolayısıyla farklı yorumlara açıktır. Bazılarına göre eser, Osmanlı Padişahı II. Bayezid ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi sembolize etmektedir. Eserin Şah İsmail ile Müşaşaîlerden Ali b. Muhsin arasındaki mücadeleyi anlattığı da ileri sürülmüştür. Fuzûlî külliyatı için­de defalarca basılan eser Kemal Edip Kürkçüoğlu tarafından yayımlanmıştır ( İkinci bs.1956).

Hadîs-i Erbain Tercümesi: Molla Câmî'nin Hadis-i Erbaîn adlı eserinin Nevayî’nin kırk hadis çevirisinin verdiği ilhamla Türkçeye uyarlanmasıdır. Mensur bir mukaddi­me ile başlayan risalede hadisler kıtalar şeklinde çevrilmiştir. Eser Abdülkadir Karahan ve Kemal Edip Kürkçüoğtu tarafın­dan yayımlanmıştır. Kürkçüoğlu yayı­mında hadislerin Arapça asılları ve Câmî'nin Farsça manzum tercümesi birlik­te verilmiştir (1951).

Sohbetü'l-Esmâr: Fuzûlî'ye ait olduğu henüz kesinlik kazanma­mış 200 beyitlik bir mesnevidir. Eserde bir bağda meyvelerin konuşmaları, ken­dilerini övmeleri ve tartışmaları anlatı­larak insanların da gerçek değerlerini düşünmeden boş yere anlaşmazlıklara düştükleri alegorik bir şekilde ifade edi­lir. Eser önce Hamit Araslı tarafından yayımlanmış, daha sonra Araslı'nın yayımladığı me­tin (1958) esas alınarak Kemal Peker (1960 ve Se­dit Yüksel tarafından neşredilmiştir (1972).

Hadikatü's-Süedâ: Hüseyin Vâiz-i Kâşifî'nin Ravzatü'ş-şühedâ adlı maktelinden uyarlanan eserde Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilişi anlatılmaktadır. Arada bazı manzum parçaların da yer aldığı mensur bir eser­dir. Buna rağmen Şiî ve Alevi-Bektaşi toplulukları arasında manzum eserler kadar itibar görmüştür. Klasik dönemin popüler kitaplarındandır. Yazma eser kütüphanelerinde çok sayıda nüshası vardır. İstanbul, Kahire ve Tebriz gibi önemli merkezlerde birçok defa basılmıştır. Ha­dîkatü's-Süedâ'nın tenkitli neşri bir ta­nıtma ve değerlendirmeyle birlikte Şeyma Güngör tarafından yapılmıştır (1987). Selahattin Güngör (Saadete Ermişlerin Bahçesi, İstanbul 1955, 1965, 1970), M. Faruk Gürtunca (Ermişlerin Bahçesi, İstanbul 1979, 1980) ve Servet Bayoğlu (Erenler Bahçesi, Ankara 1986, 1990) tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır.

Mektuplar: Fuzûlî'nin bu­gün elde bulunup yayımlanan mektup­larının sayısı beştir. Bunlardan Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi, Musul Mirlivası Ahmed Bey, Bağdat Valisi Ayas Paşa ve Kadı Alâeddin’e yazılan mektuplar Abdülkadir Karahan tarafından yayımlanmış­tır (1948). Kanuni Sultan Süleyman'ın şehzadelerinden Bayezid'e yazdığı mektup ise Hasibe (Çatbaş) Mazıoğlu tarafından neşredilmiştir (1948; 1997). Fuzûlî'nin mektupları arasında en tanınmışı Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi'ye gönderilmiş olan ve edebiyat ta­rihlerine Şikâyetnâme adıyla geçen mektuptur.

2-Farsça Eserleri

Fuzûlî, Farsça divan tertip etmiştir. Farsça eserleri arasında divanından başka Heft-câm (Sâkinâme), Sıhhat u Maraz (Hüsn ü Aşk) mesnevisi ve Rind ü Zahid adlı mensur eseri tanınmıştır.

Farsça Dîvân: Fuzûlî’nin Farsça Dîvânı hacim itibariyle Türkçe Dîvânı’ndan büyüktür. Farsça Dîvân’da 49 kaside, 410 gazel, 3 musammat (1 terkib-bend, 1 murabba, 1 müseddes), 46 kıt’a ve 105 rübai vardır. Eserin Türkçeye tercümesi (1950) Ali Nihad Tarlan, tenkitli neşri ise Hasibe Mazıoğlu tarafın­dan yapılmıştır (1962). Bazı kaynaklarda ayrı bir eser olarak da değerlendirilen Enîsü'l-kalb adlı 134 beyitlik Farsça bir kasidesi Farsça Dîvân yayımının içinde kasideler kısmında yer almıştır.

Heft-câm: Sâkinâme adıyla da tanınan bu mesnevi 327 beyitten ibarettir. Bu mesnevi, 38 beyittik bir mukaddime ile yedi bölümden meydana gelmektedir. Tasavvufî mahiyetteki eserde musiki alet ve kavramları münazara kurgusu içerisinde konuşturulur. Fu­zûlî'nin diğer eserleri arasında Sâkinâme adıyla birçok defa basılan eser Fars­ça Dîvânı içinde de yayımlanmıştır.

Risâle-i Muamma: Fuzûlî'nin muamma ustası olduğu bilinmektedir. Farsça muammalarının yer aldığı bu risâleyi Kemal Edip Kürkçüoğlu, şairin Türkçe muammalarını da ilave ederek yayımlanmıştır (1949).

Rind ü Zâhid: Zâhid bir ba­ba ile rind oğlu arasındaki tartışmaları ihtiva eden bu mensur eserde rind şairin gönlünü, zâhid de düşüncesini temsil etmektedir. Eser Üsküdarlı Mustafa Salim tarafından Türkçeye çevrilmiş (1869), tenkitli neşri ise Kemal Edip Kürkçüoğlu tarafından yapılmıştır (1956). Rind ü Zâhid son olarak Hüseyin Ayan çevirisiyle yayımlanmıştır (2012).

Sıhhat u Maraz: Rûhnâme veya Hüsn ü Aşk olarak da bilinen eser Sühreverdi’nin Mûnisü’l-Uşşak’ından esinlenerek yazılmıştır. Ta­savvufî ve alegorik mahiyetteki bu mensur eserde ruh ve beden ilişkisi sembolik olarak ele alınmaktadır. Kahramanları hüsn, aşk, ruh, kan, safra, balgam, sevda, mizaç, sıhhat, dimağ, maraz ve perhizdir. Eski tıp ilminin kavramlarına tasavvufî anlamlar yükleyerek dervişin fenafillaha erişebilmesi için neler yapması ge­rektiği anlatılır. Eser, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından da açıklamalar ve notlarla yayımlanmıştır (1940). Sıhhat u Maraz’ın en son baskısı Hüseyin Ayan çevirisiyle yapılmıştır (2012).

3-Arapça Eserleri

Arapça Dîvân tertip ettiği söylense de günümüze sadece on bir adet Arapça kasidesi ulaşmıştır. Bir de kelâm ilmiyle ilgili Matla'u'l-İtikâd fî Marifeti'l-Meb­de ve’l-Me’âd adlı Arapça mensur bir eseri vardır. Muhammed b. Tavit at-Tancî tarafından önsöz ve notlarla neşre hazırlanan eser, Esat Coşan ve Kemal Işık’ın çevirileriyle yayımlanmıştır (1962).

***

Fuzûlî, Türk edebiyatının zirvesindeki ustalardandır. Müstesna bir şair ve usta bir nesir yazarıdır. Üç dillidir. Eserlerinden anladığımız kadarıyla musiki, tıp, tefsir, hadis ve kelam ilminde söyleyecek sözü vardır. Çok yönlü ve üretken bir sanatkârdır. Türk edebiyatının en lirik ve etki alanı en geniş şairidir. Öyle ki hayat hikâyesi hakkında ayrıntıya girmeyen Osmanlı biyografi yazarlarının kültürel mirasını devralan Türk aydınları eski şiire yüzlerini çevirdiklerinde Fuzûlî’nin eserleriyle gözleri kamaşmıştır. Türk edebiyatı alanında yapılan ilk akademik çalışmaların; başta Ali Nihat Tarlan olmak üzere Abdulkadir Karahan’ın, Hasibe Mazıoğlu’nun doktora tezlerinin Fuzûlî’nin eserleri üzerine olması bir tesadüf değildir. Bugün bu birikime yaslanan yüzlerce akademik çalışmanın arkasından Fuzûlî’nin eserlerine bakma imkânına sahibiz.

Fuzûlî, çocukluk yıllarından itibaren şiire ilgi duymuş, âşıkane gazeller yazarak edebiyat dünyasına adım atmıştır. Türkçe ve Farsça divanındaki şiirleri onun öncelikle bir gazel şairi olarak kendini gerçekleştirme arzusu taşıdığını gösterir. Farsça Dîvânı’nda 410 gazel, Türkçe Dîvânı’nda 302 gazel olmak üzere divanlarında yer alan 712 gazeliyle Fuzûlî, Türk edebiyatının en çok gazel söyleyen şairlerindendir. Fuzûlî divanlarındaki dil ayrılığı, sanki duyuş ve deyiş düzeyini etkilemeksizin farklı okur kitlelerine ulaşma amacına yönelmiştir. Türkçe ve Farsça şiirlerindeki ortak redif ve kafiye kullanımının sıklığı da bulduğu mazmun ve istiarelerin ne denli iç içe olduğunu gösterir (Ceylan 2011: 13-20).

16. yüzyılın sonuna kadar Türk ve Fars edebî çevrelerinde mesnevi tarzında Genceli Nizamî, gazelde ise Şirazlı Hâfız hemen her şairin edebiyat dünyasına girişindeki kılavuzudur. Fuzûlî de Fars şiirinin bu iki müstesna ustasının eserlerine ilgisiz kalamamıştır. Bunlara ilave olarak yaşadığı muhitin doğusundaki Timurlu, batısındaki Osmanlı aydın ve şairlerini de daha eğitim sürecini tamamlamadan tanımış olabileceği muhtemeldir. Çağatay şiirinin en büyük ustası Ali Şir Nevâyî ve aynı muhitteki Molla Câmî ile Osmanlı şairlerinden Necatî’nin eserlerini yakından tanıdığı bilinmektedir (Gölpınarlı 1961: XXVIII-XXXVII). Onun için Fuzûlî, hem dil özellikleri hem de devraldığı birikimi olağanüstü yeteneği sayesinde dönüştürmesi bakımından Anadolu ve Çağatay sahası arasında adeta bir köprü konumundadır (İsen 1996: 43-47). Yaşadığı coğrafya, Türk kültür ve sanatının Herat, Tebriz ve İstanbul hattındaki gelişim çizgisinin ortasında yer aldığı için dili itibariyle her iki tarafa da anlaşılabilir gelen şair, büyük ustalığı yanında bu özelliği sayesinde de Türkçenin en çok okunan isimlerinden biri olmuştur.

 Fuzûlî, şiir hakkında görüşü olan ve konuyla ilgili düşüncelerini paylaşan şairlerdendir. Kabiliyetinin farkındadır. Biricikliğini dolaylı biçimde görünür kılmak için kimsenin tercih etmeyeceğini düşündüğü bir mahlas seçmiştir. Türkçe ve Farsça divanlarının dibacelerinde şiir sanatı konusundaki görüşlerini ortaya koymuştur (Doğan 2009). Türkçe Dîvânı’nın dibacesinde söylediğine göre; ilimsiz şiirin temeli olmayan duvar gibi kalıcı olmayacağını anlayarak bilgisini ilerletmiştir (Akyüz vd 1990: 14-15). Bu süreci hangi aşamalardan geçerek tamamladığına dair ipuçlarını sıralamıştır. Bir şairin şiir hakkında söyledikleriyle ortaya koyduğu eserlerde eriştiği estetik düzey her daim aynı olmaz. Sanat alanında teori ile uygulama örtüşmeyebilir. Fuzûlî bu bakımdan da ayrıcalıklı yere sahiptir; şiirleri, şiire dair söylediklerini her daim aşacak düzeydedir.

Fuzûlî divanlarındaki şiirleriyle eriştiği lirizmi Leylâ ve Mecnûn mesnevisindeki gazelleriyle de pekiştirmiştir. Türk edebiyatında Leylâ ile Mecnûn denildiğinde ilk akla gelen isim hiç şüphesiz Fuzûlî’dir. Her ne kadar mesnevisinin “Sebeb-i Nazm-ı Kitâb” başlıklı kurmaca bölümünde Leylâ ve Mecnûn (y. 1535) hikâyesinin Türkler arasında bulunmadığı söyleniyorsa da Fuzûlî’nin, kendisinden önce Leylâ ile Mecnûn yazan Ali Şir Nevayî’nin eserinden haberdar olmadığı düşünülemez. Çünkü Nevayî, Fuzûlî’nin okuduğu, şiirlerine nazireler yazdığı bir şairdir. Ancak, Nevayî’nin eseri Doğu Türkçesi ile yazılmış olduğundan Leylâ ve Mecnûn’un Batı Türkleri arasında bulunmadığı kast edilmiş olmalıdır. Fakat Fuzûlî’nin Osmanlı sahasında daha önce yazılmış Leylâ ile Mecnûn mesnevilerinden, en azından Edirneli Şâhidî’nin eserinden haberdar olduğu bilinmektedir (Erbay 2012:107-118).

Leylâ ve Mecnûn mesnevisiyle birlikte Mecnûn, bir hikâye kahramanından çok Fuzûlî’nin acılarının izdüşümü gibi algılanır. Öyle ki Fuzûlî’nin hayatına dair pek çok ayrıntıdan haberdar olmadığımız halde gazellerinde, Leylâ ve Mecnûn mesnevisindeki içtenliğine kapılarak yaşadığı acıların şiirlerinde anlattıklarından daha büyük olduğunu sanırız. Hatta şairin bizzat kendisi “Gâh Mecnûn gâh ben devr içre nevbet bekleriz” dediği halde sanki kaderin gizli bir müdahaleyle sürekli Fuzûlî’ye nöbet tutturduğu izlenimine kapılırız. Geleneğin dünyasında yücelen şiirsel yalnızlığı ve hüznü divan dünyasının dışındakilerce de çok iyi algılandığı için Fuzûlî, pek çok aşk hikâyesinde Mecnûn’a eşlik ve mihmandarlık etmiştir. Fuzûlî’ye yönelik bu olağanüstü kabul ve teveccühü Ahmet Hamdi Tanpınar “Fuzûlî’ye Dair” yazdıklarında “ferdî” veya “şahsî” masal sahibi olmasına bağlar. Çünkü “halk muhayyilesinde şair, bir masalı olan insandır. Fuzûlî’nin eseri daima bu masalı besler”(1977: 137).

Fuzûlî bütün çabalamalarına rağmen gidemediği için kahırlandığı uzak diyarların her köşesine şiirleriyle erişmiştir. Osmanlı coğrafyasında şiir ve musikinin icra ortamı bulduğu her muhitte Fuzûlî adı anılmıştır. Yüksek kültürün hâkim olduğu saray ve konaklardan tekke ve tasavvuf hayatının canlı olduğu muhitlere kadar çok geniş bir çevrede Fuzûlî etkili olmuştur. Divan şairleri arasında eserleri en çok tanzir edilen şair hiç şüphesiz Fuzûlî’dir. Nazire mecmularında ve hatta cönklerde Fuzûlî adının ilk sıralarda yer aldığı görülür. Bunda Fuzûlî’nin yaşadığı coğrafyada Nesimî ve Habibî gibi şifahi üslûbun söyleyiş özelliklerini ustaca kullanan şairlerden devraldığı miras ile tasavvufun tevile oldukça müsait, çok katmanlı ve yeri geldiğince dünyevî gerçekliği örten dilini birleştirmesinin payı vardır. Tıpkı Hâfız gibi Fuzûlî’nin şiirleri de tasavvufi yorumlara açık olmanın ötesinde bir nevi telkin eder. Dolayısıyla eski şiirin sacayağı konumundaki aşk, şarap ve ıstırap tasavvufun imbiğinden geçirilmiş çok katmanlı bir anlam çerçevesine kavuşur. Bilindiği gibi tasavvufun dili en geniş manasıyla “bezm”in lügatinden devşirilmiştir. Dolayısıyla tasavvufun bu dünya ile öteki dünya arasında koşutluk oluşturan mecaz ve sembollerini ustalıkla kullanan Fuzûlî’nin şiirleri çok katmanlı bir yapı arz etmektedir. Okurlar üzerinde çok kolay söylenmiş izlenimi uyandırmasına karşın onun bazı şiirlerini, belki muamma söylemekteki yeteneğinin de etkisiyle ustaca kurduğu görülür (Dilçin 2010).

Divan edebiyatında şiir ve musiki iç içedir. İşret meclisleri ise bu iki sanatın en başta gelen icra ortamlarıdır. Fuzûlî’nin hem Genceli Nizamî’den esinlenerek Sakinâme yazan bir şair hem de musiki bilgisine sahip olduğu bilinmektedir. Şiirlerinde âhenk unsurlarını ustalıkla kullanması da bilgisini tecrübeye dönüştürdüğünü göstermektedir. Dolayısıyla Fuzûlî’nin şiirleri bestelenmeye oldukça elverişlidir. Fuzûlî’nin Türkçe şiirleri zevk bakımından birbirinden oldukça farklı sanatkârlar tarafından bestelenerek musiki meclislerinde icra edilmiştir (Kam 1959: 97-106; Uzun 1996: 327-354). Hem yüksek kültürün temsilcileri tarafından hem de belli başlı Osmanlı kültür merkezlerinin dışında halk musikisiyle klasik musikinin harmanlandığı muhitlerdeki sanatkârlar tarafından güftesi Fuzûlî’ye ait gazeller sevilerek okunmaktadır. Âşık edebiyatının temsilcileri tarafından da üstat olarak kabul edilen Fuzûlî’nin şiirleri, Urfa ve Harput gibi kültür ve sanat merkezlerindeki musiki meclislerinde icra edilmektedir (Macit 2010: 86-93). Bunlara ilave olarak Alevi-Bektaşi meclislerinde“yedi ulu ozan”dan biri olarak kabul edilen Fuzûlî’nin şiirlerinin ibadet şevk ve heyecanıyla okunduğu bilinmektedir.

Osmanlı coğrafyasındaki muhitler dikkate alınarak takip edilen bu çizginin Azerbaycan ve İran kültür çevreleri açısından daha ilgi çekici bir seyir izlediğini görmek mümkündür. Şöyle ki 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Safevi saraylarındaki siyasal nedenlerle Farsçanın itibar kazanmasıyla birlikte merkezden kenara doğru zorlanan Türk edebiyatı, nispeten âşık edebiyatı içinde nefes alma olanağı bulmuş ve özellikle Kerbela mersiyelerinde artışlar olmuştur. Fuzûlî’nin eserlerinde en mükemmel örneklerini gördüğümüz Kerbela mersiyeleri ve maktel geleneği Azerî sahasında yetişen şairlerin eserlerinde klasik formunu koruyarak devam etmiştir (Macit 2006: 217-228).

Türk kültür ve sanatının modernleşme sürecinde Fuzûlî’nin gazelleri ile Leylâ ve Mecnûn’u sanatkârların göz ardı edemeyeceği bir kaynak olma özelliğini her daim korumuştur. Yalnız Türkiye’de değil Özbekistan, Türkmenistan ve özellikle Azerbaycan’da şiirleri bestelenmiş, sahne sanatlarının konusu olmuştur. Azerbaycanlı ünlü müzisyen Üzeyir Hacıbeyli, 12 Ocak 1908’de Leylâ ile Mecnûn’u İslam dünyasında ilk opera eseri olarak sahnelemiştir. Sadece divan şiirinde değil, Tanzimat’tan günümüze kadar Türk şiirinde de Leylâ her daim sevgilinin, Mecnûn ise âşığın simgesidir. Ahmet Haşim’den Necip Fazıl’a, Behçet Necatigil’den Sezai Karakoç’a kadar modern Türk edebiyatının bütün şairlerinin eserlerine Fuzûlî muhabbeti eşlik etmektedir. Fakat özellikle Nurullah Ataç’ın yazıları, Necatigil’in yoğun göndermeleri ve Sezai Karakoç’un Leylâ ile Mecnûn adlı eseriyle Fuzûlî muhabbeti modern bir dile dönüştürülmüştür.

Kaynakça

Akyüz, Kenan vd. (hzl.) (1990). Fuzûlî Dîvânı. Ankara: Akçağ Yay.

Ayan, Hüseyin (hzl.) (1981). Fuzûlî Leyla vü Mecnun. İstanbul: Dergâh Yay.

Ayan, Hüseyin (2012). Rind ile Zahid Sıhhat ile Maraz. İstanbul: Büyüyen Ay Yay.

Ceylan, Ömür (2011). “Bir Kutup İki Dünya: Fuzûlî’nin Redifleri Ortak Türkçe-Farsça Gazelleri Üzerine”. Bağ Bozumu-Edebiyat Araştırmaları. İstanbul: Kesit Yay.

Dakûki, İbrahim (1996). “Fuzûlî'nin Hayatı Hakkında Bazı Yeni Tespitler ve Arapça Dîvânı Üzerine Düşünceler”. Fuzûlî Kitabı. ed. Beşir Ayvazoğlu. İstanbul: Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yay.

Dilçin, Cem (2001). Studies on Fuzûlî’s Dîvân. Cambridge: Harvard University.

Dilçin, Cem (2010). Fuzûlî’nin Şiiri Üzerine İncelemeler. İstanbul: Kabalcı Yay.

Doğan, Muhammed Nur (hzl.) (1996). Fuzûlî Leylâ ve Mecnûn. İstanbul: Çantay Kitabevi.

Doğan, Muhammet Nur (2009). Fuzulî’nin Poetikası. İstanbul: Yelkenli Kitabevi Yay.

Erbay, Nazire (2012). “Fuzûlî Gazellerinin Bilinmeyen Bir İlham Kaynağı: Cem Şairi Edirneli Şâhidî”. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 47: 207-218.

Gölpınarlı, Abdülbaki (hzl.) (1948, 1958, 1961). Fuzûlî Dîvânı. İstanbul: İnkılap Kitabevi.

İnalcık, Halil (2003). Şair ve Patron Patrimonyal Devlet ve Sanat Üzerinde Sosyolojik Bir İnceleme. Ankara: Doğu-Batı Yay.

İpekten, Halûk (1996). Fuzûlî-Hayatı, Sanatı, Eserleri. Ankara: Akçağ Yay.

İpekten, Halûk-Mustafa İsen (1997). Basılı Divanlar Kataloğu. Ankara: Akçağ Yay.

İsen, Mustafa (1996). “Türk Dünyasında Bir Köprü İsim: Fuzûlî”. Fuzûlî Kitabı. ed. Beşir Ayvazoğlu. İstanbul: Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yay.

Kam, Ruşen Ferit (1959). “Fuzulî’nin Bestelenmiş Manzumeleri". Fuzulî ve Leyla ve Mecnun. [yay.: UNESCO Türkiye Milli Komisyonu]. İstanbul: İstanbul Maarif Basımevi.

Karahan, Abdülkadir (1949). Fuzûlî, Muhiti, Hayatı ve Şahsiyeti. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yay.

Karahan, Abdülkadir (1996). “Fuzûlî”. İslam Ansiklopedisi. İstanbul: TDV Yay.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi Meşa‘irü’ş-Şu‘ara. İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kürkçüoğlu, Kemâl Edib (1956). Rind ü Zâhid. Ankara: Ankara Üniversitesi DTCF Yay.

Macit, Muhsin (2006). “Azeri Sahası Türk Edebiyatı (XIII-XIX yüzyıl)”. Türk Edebiyatı Tarihi -2. ed. Talat Halman vd. İstanbul: KTB Yay.

Macit, Muhsin (2010). “Urfa Sıra Gecelerinde ve Musiki Meclislerinde Okunan Gazellerin İşlevi”. Milli Folklor 87: 86-93.

Mazıoğlu, Hasibe (1956). Fuzûlî-Hâfız: İki Şair Arasında Bir Karşılaştırma. Ankara: İş Bankası Yay.

Mazıoğlu, Hasibe (1997). Fuzûlî Üzerine Makalele. Ankara: TDK Yay.

Onan, Necmettin Halil (hzl.) (1956). Fuzûlî Leyla ile Mecnun. İstanbul: Maarif Vekâleti Yay.

Solmaz, Süleyman (hzl.) (2005. Ahdî ve Gülşen-i Şu‘arâsı. Ankara: AKM Yay.

Tanpınar, Ahmet Hamdi (1977). Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergâh Yay.

Tarlan, Ali Nihad (hzl.) (1950). Fuzûlî Dîvânı. İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yay.

Uzun, Mustafa (1996). “Fuzûlî’nin Bestelenmiş Şiirleri". Fuzûlî Kitabı. ed. Beşir Ayvazoğlu. İstanbul: Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yay.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: PROF. DR. MUHSİN MACİT
Yayın Tarihi: 20.09.2013

Eserlerinden Örnekler

Kasideler

Kasîde Der-Na‘t-i Hazret-i Nebevî

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denli dutuşan odlara kılmaz çâre su

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâra su

Zekv-i tîğından aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânın sözün

İhtiyat ilen içer her kimde olsa yara su

Suya versin bağban gülzârı zahmet çekmesin

Bir gül açılmaz yüzün tek verse min gül-zâra su

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattına

Hâme tek bahmakdan inse gözlerine kara su

Ârızın yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n’ola

Zâyi olmaz gül temennâsıyla vermek hâra su

Gam günü etme dil-i bîmardan tîğin dirîğ

Hayrdır vermek karanu gecede bîmâra su

İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et

Susuzum bir kez bu sahrada menimçün ara su

Men lebin müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hoş gelir huşyâra su

Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr

Âşık olmuş galibâ ol serv-i hoş-reftâra su

Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek

Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vara su

Dest-bûsı arzusıyla ger ölsem dostlar

Kûze eylen toprağım sunun anunla yâra su

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

Gül budağının mizacına gire kurtara su

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme

İktidâ kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su

Seyyid-i nev‘-i beşer deryâ-yi dürr-i ıstıfâ

Kim sepüpdür mu‘cizâtı âteş-i eşrâra su

Kılmağ içün tâze gül-zâr-ı nüvüvvet revnakın

Mu‘cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

Mu‘cizi bir bahr-i bî-pâyan imiş âlemde kim

Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffâra su

Hayret ilen parmağın dişler kim etse istimâ

Parmağından verdiği şiddet günü Ensâr’a su

Eylemiş her katreden min bahr-i rahmet mevc-hîz

El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını daştan daşa urup gezer âvâre su

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr

Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su

Zikr-i na‘tin virdini derman bilir ehl-i hatâ

Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâre su

Yâ Habibâ’llah yâ Hayre’l-beşer müştâkınam

Eyle kim leb-teşneler yanıp diler hemvâre su

Sensin ol bahr-i kerâmet kim Şeb-i Mi‘râc’da

Şebnem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâra su

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner

Hâcet olsa merkadin tecdîd eden mi‘mâra su

Bîm-i dûzah nâr-i gam salmış dil-i sûzânıma

Var ümîdim ebr-i ihsânın sepe ol nâra su

Yümn-i na‘tinden güher olmuş Fuzûlî sözleri

Ebr-i nîsandan dönen tek lü’lü-i şehvâra su

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr

Hâb-ı hasretden dökende dîde-i bîdâra su

Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam

Çeşme-i vaslın vere men teşne-i dîdâra su (Akyüz vd 1990: 31-33)

Murabba

1

Perişân-hâlin oldum sormadın hâl-i perîşânım

Gamından derde düşdüm kılmadın tedbîr-i dermânım

Ne dersin rûzgârım böyle mi geçsin güzel hanım

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

2

Esîr-i dâm-i aşkın olalı senden vefâ görmen

Seni her kanda görsem ehl-i derde âşinâ görmen

Vefâ vü âşinâlık resmini senden revâ görmen

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

3

Değer her dem vefâsız çarh yayından mana min oh

Kime şerh eyleyem kim mihnet ü endûh u derdim çoh

Sana kaldı mürüvvet senden özge hiç kimsem yoh

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

4

Gözümden dembedem bağrım ezip yaşım kimi gitme

Seni terk etmezem çün men meni sen dahi terk etme

İyen hem zâlim olma men kimi mazlûmu incitme

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

5

Katı gönlün neden bu zulm ile bî-dâda râgıbdır

Güzeller sünneti olmaz cefâ senden ne vâcibdir

Senin tek nâzenîne nazenîn işler münâsibdir

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

6

Nazar kılmazsan ehl-i derd gözden ahıdan seyle

Yamanlıkdır işin uşşâk ile yahşı mıdır böyle

Gel Allâh’ı seversen bendene cevr etme lutf eyle

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım

7

Fuzûlî şîve-i ihsânın ister bir gedâyındır

Dirildikçe seg-i kûyun ölende hâk-i pâyındır

Gerek öldür gerek ko hükm hükmün rây râyındır

Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım (Tarlan 1950: 206-207)

Gazeller

1

Dostum âlem senin çün ger olur düşmen mana

Gam değil zîrâ yetersin dost ancak sen mana

Aşka saldım men meni pend almayıp bir dostdan

Hiç düşmen eylemez anı ki etdim men mana

Cân ü ten oldukça menden derd ü dâğ eksik değil

Çıksa cân hâk olsa ten ne cân gerek ne ten mana

Vasl kadrin bilmedim firkat belâsın çekmedin

Zulmet-i hecr etdi çoh tarîk işi rûşen mana

Dûd ü ahkerdir mana serv ile gül ey bâğbân

Kim mukarrerdir bu gün ölmek sana şîven mana

Ey Fuzûlî çıksa cân çıkman tarîk-i aşkdan

Reh-güzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen mana (Akyüz vd. 1990: 136)

2

Mende Mecnundan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Aşık-ı sâdık menem Mecnûnun ancak adı var

N’ola kan dökmekde mâhir olsa çeşmim merdümi

Nutfe-i Kâbildürür gamzen kimi üstâdı var

Kıl tefâhur kim senin hem var men tek âşıkın

Leylînin Mecnûnu Şirînin eger Ferhâdı var

Ehl-i temkînem meni benzetme ey gül bülbüle

Derde yoh sabrı anun her lâhza min feryâdı var

Öyle bed-hâlem ki ahvâlim görende şâd olur
Her kimin kim devr cevrinden dil-i nâ-şâdı var

Gezme ey gönlüm kuşu gâfil fezâ-yı aşkda

Kim bu sahrânın güzer-gehinde çoh sayyâdı var

Ey Fuzûlî aşk men‘in kılma nâsıhdan kabûl
Akl tedbîridir ol sanma ki bir bünyâdı var (Tarlan 1950: 64)

 3

Âşiyân-i murg-i dil zülf-i perişânındadır

Handa olsam ey perî gönlüm senin yanındadır

Âşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb

Kılma dermân kim helâkim zehri dermânındadır

Çekme dâmen nâz edip üftâdelerden vehm kıl

Göklere açılmasın eller ki dâmânındadır

Gözlerim yaşın görüp şûr etme nefret kim bu hem

Ol nemekdendir ki lâ‘l-i şekker-efşânındandır

Mest-i hâb-ı nâz iken cem et dil-i sad-pâremi

Kim anun her pâresi bir nevk-i müjgânındadır

Bes ki hicrânındadır hâsiyyet-i kat‘-ı hayât

Ol hayât ehline hayrânam ki hicrânındadır

Ey Fuzûlî şem‘ veş mutlak açılmaz yanmadan

Tâblar kim sünbülünden rîşte-i cânındadır (Tarlan 1950: 55)

4

Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn

Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli zebûn

Sâye-i ümmîd zâ’il âfitâb-i şevk germ

Rütbe-i idbar âlî paye-i tedbîr dûn

Akl dûn-himmet sadâ-yı ta’ne yer yerden bülend

Baht kem-şefkât belâ-yı aşk gün günden füzûn

Men garib-i mülk-i vasl u râh pür-teşvîş ü mekr

Men harîf-i sade-levh ü dehr pür nakş u füsûn

Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tûfân-i belâ

Her hilâl-ebrû kaşı bir ser-hat-i meşk-i cünûn

Yelde berg-i lâle tek temkîn-i daniş bî-sebât

Suda aks-i serv tek te’sîr-i devlet vâj-gûn

Ser-had-i matlûb pür-mihnet tarîk-i imtihân

Menzil-i maksada pür-asîb râh-ı azmûn

Şahid-i maksad nevâ-yi çeng tek perde-nişîn

Sâgar-i işret habâb-i sâf sahbâ tek nigûn

Tefrîka hâsıl tarîk-i mülk-i cem‘iyyet mahûf

Âh bilmen neyleyem yoh bir muvâfık reh-nümûn

Çehre-i zerdin Fuzûlî’nin dutupdur eşk-i âl

Gör ana ne rengler geçmiş sipihr-i nil-gûn (Dilçin 2010:13-14)

5

Meni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdım şem‘i yanmaz mı

Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçün kılmaz mana dermân meni bîmar sanmaz mı

Gâmım pinhân dutardım men dediler yâra kıl rûşen
Desem ol bî-vefâ bilmen inanır mı inanmaz mı

Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

Gûl-i ruhsârına karşu gözümden kanlı ahar su
Habîbim fasl-ı güldür bu ahar sular bulanmaz mı

Değildim men sana mâil sen ettin aklımı zâil
Mana ta‘n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı

Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı (Akyüz vd. 1990: 259-60)

6

Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı

Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı

Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsan yele ver

Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

Perde çek çehreme hicrân günü ey kanlı sirişk

Ki gözüm görmeye ol mâh-likâdan gayrı

Yetti bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde

Kimse yoh çizgine girdâb-ı belâdan gayrı

Ne yanar kimse mana âteş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl

Koymadı hiç imâret bu binâdan gayrı

Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyem

Ne temettü bulunur neyde sadâdan gayrı (Akyüz vd. 1990: 264)


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1SÎMÎd. ? - ö. 1426-27Doğum YeriGörüntüle
2ŞEMSÎd. ? - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
3NÂDİRÎd. ? - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4BÂBÜR , Gazi Zahîrüddin Muhammedd. 14 Şubat 1483 - ö. 26 Aralık 1530Doğum YılıGörüntüle
5GUBÂRÎ, Kireççi-zâde Mahmud Çelebid. ? - ö. 1556Ölüm YılıGörüntüle
6HİCRÎ, Kara Çelebid. ? - ö. 1556/57 veya1557/58Ölüm YılıGörüntüle
7Tokluzâde/Doğluzâde, Sadrî Pîrî Çelebid. ? - ö. 1556Ölüm YılıGörüntüle
8ATÎKÎ, Atîkî Çelebid. ? - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
9ÂDİL, Şâh Tahmâsb, Şâh Tahmâsd. 22 Şubat 1514 - ö. 14 Mayıs 1576Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
10MEYLÎ,Mîrzâ Kulud. ? - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
11ZÜHDÎ EFENDİd. ? - ö. 1772-73Madde AdıGörüntüle
12MEHMED, Çarhî-zâde Hâfız Mehmed Efendid. ? - ö. 1859Madde AdıGörüntüle
13DÂNİŞÎ, Ahmed Dânişî Efendid. ? - ö. 1650Madde AdıGörüntüle