NÂBÎ, Yûsuf Nâbî Efendi

(d. 1642/1052 - ö. 1712/1124)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 17. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Asıl adı Yusuf olan şair, eserlerinde Nâbî mahlasını kullandı. Nâbî, 1052/1642 yılında eski adı Ruhâ olan Urfa’da doğdu. Babası Seyyid Mustafa, onun babası Seyyid Mahmûd, onun babası Seyyid Muhammed Bakır ve onun babası Şeyh Ahmed-i Nakşîbendî’dir. Erkek kardeşleri, Hacı Mahmûd Ağa, Hacı Mehmed ve Seyyid Ahmet’tir. Kardeşi Hacı Mahmud’un oğulları Hacı Meh­med ve İsmâil’dir. Nâbî’nin kız kardeşlerinden birisi, Hacı Hemşire diye bilinmektedir. Kendi oğulları ise Ebulhayr Mehmed ve Mehmed Emin olup (Diriöz 1976 : 668-673). Ebulhayr Mehmet Çelebi, 1106/1694 yılında, küçük oğlu Mehmed Emin ise, 1110/1698 yılında Halep’te dünyaya gel­di.

Nâbî’nin Münşeât’ında, Râmî Mehmed Paşa’ya yazmış olduğu bir mektupta, şairin Hacı Mahmud ve Hacı Mehmet adlı iki kar­deşinin daha olduğu anlaşılmaktadır. Şairin düzenli bir eğitim alıp almadığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.Ancak, İstanbul’a gi­dişine vesile olan kâtiplik yeteneği, onun iyi bir eğitimden geçtiğini göstermektedir. Nâbî, Tuhfetü’l-Harameyn adlı eserinde, 1678 yılında hacca gidişi sırasında memleketi Urfa’ya da uğradığını anlatırken, buradan on üç yıl önce ayrıldığını da ifade eder. Bu durumda, şairin 1075/1665 yılında, 22-23 yaşlarında iken İstanbul’a gittiği anlaşılmış olur. Urfa’da, Mutasarrıfın dikkatini çekerek İstanbul’a daha iyi şartlara sahip olmak üzere gönderilen Nâbî, burada Musâhib Mustafa Paşa’ya intisap etti. Paşa, şairin hayatında önemli bir yer tuttu ve onu uzun yıllar himaye etti. İstanbul’da edebî çevrelerde büyük ilgi gören Nâbî, Musahip Mustafa Paşa (ö. 1100/1687)’nın divân kâtipliğine getirilir. Padişahın damadına kâtip olması, şairi saray çevresine de yakınlaştırır. Nitekim, IV. Mehmed’in Edirne Sa­rayına gidişi sırasında, kendisiyle birlikte götürdüğü maiyetinde Nâbî de yer alır. Bu seferlerin bir kısmında av partilerine de katılan şair, 1672 yılında, padişahın maiyetinde Lehistan seferine katıldı. Nâbî, Musahib Mustafa Paşa’nın desteğiyle, 1090/1679 yılında Hacca gitti.Nâbî, Hac dönüşü, Musâhib Mustafa Paşa’ya kethüdâ oldu, Paşa’nın 1098/1685’te Kapudân-ı Deryâlık göreviyle Mora’ya tayin edilmesiyle, Paşa ile birlikte Mora’ya gitti. Burada bir süre kalan şair, Paşa ile birlikte yeniden İstanbul’a döndü. Musâhib Mustafa Paşa, Boğazhisar Muha­fızlığı görevinde iken 1100/1687 yılında vefat edince, Nâbî de himayesiz kaldı ve uzun yıllar yaşayacağı Halep’e yerleşti. Nâbî’nin Halep’e gidişinde, IV.Mehmed’in aynı tarihler­deki halli de etkili oldu. Halep’te Vali Silahdâr İbrahim Paşa’nın himayesine giren şair, onun yakın ilgi­siyle, bir süre rahat bir hayat yaşadı. Kendisi de şair olan Silahdâr İbrahim Paşa, Nâbî’nin şiirlerini bir araya toplama işini bizzat üstlendive Nâbî’yle şiir sohbetlerinde bulundu. Halep’e yerleştiği sırada, 45-46 yaşlarında olan Nâbî’nin, 1100/1687 ile 1122/1710 yılları arasında, 23 yılı aşan bir süre burada yaşaması, bir bakıma şairin gözden uzak bir yerde “kenara çekilme” tavrı olarak yorumlanabilir. Nâbî, Halep’te yazmış olduğu şiirlerinde derin bir İstanbul özlemi dile getirdi. Ancak Halep’in Nâbî’nin edebî hayatı açısından çok verimli olduğu inkar edilemez.

Halep Valisi Baltacı Mehmed Paşa, 1122/1710’da yeniden sadarete geçince, yaklaşık çeyrek asırdır Halep’te yaşayan Nâbî’yi İstanbul’a getirmeye karar verir. Halep’te çok rahat ve huzurlu bir hayat yaşayan Nâbî, şiirlerinde de ifade ettiği gibi, İstanbul’un dilini, edâsını ve zarafetini özledi. Nâbî’nin İstanbul’a geri dönme arzusu, büyük ölçüde zevk ve estetik anlayışıyla ilgilidir. Bir şiirinde; “Arabistan’ın söz bilmeyen, konuşma nezaketinden mahrum güzellerini gördüğümden beri, Anadolu’nun güzelleri gözümde tütmektedir”(Bilkan 2012: II/1079) diyen şair, İstanbul Türkçesini de özlediğini ifade eder. Şakaik-i Nu’mâniye yazarı Şeyhi Mehmed Efendi’ye göre Nâbî, 1122 /1710 yılının Ekim ayında İstanbul’a döndü. (Özcan 1989:472). Nâbî’nin İstanbul’a dönüşü, şairler arasında büyük bir memnun­lukla karşılanmış ve kendisine pek çok tarihle iltifat edildi

Nâbî, İstanbul’a döndükten sonra, sırasıyla Darbhâne Eminliği ile Başmukabelecilik ve Mukabele-i Süvârî mansıplarına getiril­di. Şair, Halep’ten döndükten iki yıl sonra, 3 Rebiulevvel 1124/12 Nisan1712 tarihinde vefât etti. Nâbî’nin kabri, Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığındadır. 

Şair, Divân (Türkçe) Divan (Farsça), Hayrâbâd, Hayrî-nâme, Sûrnâme, Tuhfetü’l Harameyn, Münşeât, Kırk Hadis Tercümesi, Zeyl-i Siyer-i Veysî, Fethname-i Kamaniçe gibi önemli eserler kaleme aldı.

1. Divan: Nâbî’nin Türkçe Divânı’nın çok sayıda yazma nüshası mevcuttur. Mecmualar ve nâ-tamam Divan nüshaları dışında, eserin yüzü aşkın sağlam nüshası mevcuttur. Bulak’ta (1257/1841) ve İstanbul’da (1292/1875) eski harfli iki baskısı da gerçekleştirilmiş olan Nâbî Divânı yazmalarının en eski tarihlisi, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Bu nüsha, şair henüz hayatta iken 1696 yılında istinsah edildi. Ancak şiir sayısı ve nitelik bakımından en mükem­mel nüsha, Süleymaniye Kütüphanesi, K. 1118 no.’lu nüshadır. Bu nüshada, 1118 /1706 istinsah ve 1120/1708 tezhip tarihi kaydı yer almaktadır. Nâbî’nin Türkçe Divânı’nda, 29 kaside, 888 gazel, 1 terkîb-i bend, 5 tahmîs, 156 tarîh, 10 mesnevî, 114 kıt’a, 218 rubâ’î, 61 matla’, 74 müfred, 186 mu’ammâ ve 30 lugaz bulunmaktadır. Divân, Silahdâr İbrahim Paşa’nın isteği üzerine tertip edilmiş olup “tevhîd” kasidesi ile başlamaktadır. Kasideler bölümünde, 4 nat, 1 Çehâr-yâr medhiyesi, Muhyiddin-i Arabî ve Mevlânâ med­hiyeleri, II. Sultan Mustafa ve III. Sultan Ahmed için cülûsiye, Musahib Mustafa Paşa’ya îdiye ve azliye, Sadrazam Amucazâde Hüseyin Paşa’ya yazılmış sulhiye yer almaktadır. Nâbî, Kırım Hânı Devletgiray, Sadrazam Daltaban Mustafa Paşa, Sadrazam Râmî Muhammed Paşa, Teberdâr Muhammed Paşa, Silahdâr Ali Paşa, Musahib Mustafa Paşa, Vezir Cafer Paşa gibi sadrazam ve vezirler ile diğer bazı dostlarına da kasideler yazdı. Nâbî, Rûhî-i Bağdâdî, Bahâyî, Fuzûlî ve Habeşî-zâde Rahîmî gibi sa­natçıların gazellerine tahmisler yazdı (Bilkan 2012: I/172-178). Na’tî’nin Hilye-i Hakânî Zeyli'ne bir takriz kaleme aldı (Bilkan 2012: I/389). Nâbî’nin kasideleri alışılmışın dışında bazı özelliklere sahip­tir. Bu özelliklerden en önemlisi kasidelerin uzunluğudur. Şairin Türkçe Divânı’nda 163, 121, 118, 116 ve 111 beyitlik kasideler mevcuttur. Divân’ın gazeliyât bölümünde, kafiye harfleri değiş­tikçe araya bir rubâ’î yazılması da Nâbî Divânı’na has bir özellik­tir. Divân, şairin Halep’te bulunduğu sırada tertip edildi. Divân’ın tarihler bölümünde, şairin yakın dostları, Halep’te yaşadığı yılları ve XVII. yüzyıldaki imâr faaliyetlerini takip etmek mümkündür. Nâbî, yazdığı 888 gazel ile Divân şairleri arasında Zâtî ve Muhibbi gibi velût şairler gurubuna girmektedir. Gazel­leri daha ziyade, hikemî niteliktedir. Şair, kıta, rubâî, muamma, lugaz, müfred ve matla’ gibi farklı nazım şekilleriyle başarılı şi­irler kaleme aldı. Nâbî’nin birçok mesnevi, tarih, seyahatname ve dinî içerikli eserleri bulunmakla birlikte, asıl şöhreti Divân’ındaki şiirlerinin başarısı sebebiyledir. Halep Valisi Silahdar İbrahim Paşa’nın himayesi ve bizzat Paşa’nın Divan tertibiyle uğraşması, şairi tarafından da ifade edildi. Nâbî’nin Türkçe Divânı’ndaki Tevhîd Kasidesi’nin başlığında ve kasidenin bazı beyitlerinde, Silahdâr İbrahim Paşa’nın şairin Divân’ını tertib etmesi hususu açıkça ifade edilmektedir. (Bilkan 2012: C.I/10)

2. Farsça Divânçe: Nâbî’nin Türkçe Divânı içerisinde bulunan Farsça Divânçe’de, 33 gazel, 20 tahmis, 2 tarih, 2 manzume olmak üzere toplam 57 şiir bulunmaktadır. Ancak Nâbî’nin Türkçe Divânı’ndaki manzume­ler arasında bulunan 3’ü kaside olmak üzere, çeşitli nazım şekil­leriyle yazılmış 30 civarında Farsça şiir bulunmaktadır. Eserin matbu metni, Bulak ve İstanbul’da basılan Türkçe Divân’ın içerisinde mevcuttur. Nâbî, Mevlânâ, Hâfız, Mollâ Câmî, I. Selim, Feyzî-i Hindî, Şifâî, Urfî, Sâib, Kelim, Nazîrî, Şev­ket, Meylî, Garibî ve Tâlib gibi, bir kısmı İran şairi olan sanatçıların şiirlerine tahmisler yazdı. Nâbî Divânı’nda yirmiye yakın Arapça şiir de yer almaktadır. Ancak onun Halep gibi önemli bir Osmanlı şehrinde Türkçe şiir yazmış olması, kültürel coğrafyanın sınırları açısından da büyük bir anlam taşımaktadır. Esas itibariyle, Nâbî’nin Halep’te rahat bir hayat yaşadığı söylenebilir. Ancak şair, İstanbul özlemini dile getirdiği şiirlerinde, hiç olmazsa yaşlılık dönemindeki son yıllarını İstanbul’da geçirmek istediğini ifade etti.

Ebulhayr Mehmet Çelebi’nin doğumundan itibaren başladığı Hayrî-nâme adlı eserini 1113/1701 yılında tamamladı. Halep’te iken dev­letin merkezinde olup bitenleri yakından takip eden Nâbî, bir süre sessiz kalmış, ancak II. Mustafa’nın tahta geçişini bir cülûs kasidesi ile tebrik etti. Nâbî’nin Halep’te iken dostları Hacı Ali Paşa, Amcazâde Hüseyin Paşa, Daltaban Mustafa Paşa ve Râmî Mehmed Paşa’nın vezâret veya sadâret makamına geçmeleri ile ilgili tebrik kasîdeleri ile tarihler yazdı. Nâbî’nin şiirleri vasıtasıyla, Halep’te bir ev yaptırdığı ve burada geniş bir edebiyat çevresiyle edebî sohbetlerde bulunduğunu anlıyoruz. Devlet adamlarına yakınlığı, zaman zaman Nâbî’nin de Şam Defterdarlığı veya Halep Başmuhasebeciliği gibi resmi görevlere atanmasına vesile oldu, ancak şairin bu türlü görevleri çok kısa sürdü. Şairin mizacından kaynaklandığını tahmin ettiğimiz bu konu, onun aşırı hassasiyetini de ortaya koymaktadır. 1111/1699’da Osmanlı’nın ilk ciddi toprak kaybına sebep olan Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasını, şiirlerinde çok farklı yorumlayan Nâbî’ye göre, “mülk gemisinin batmaya başla­dığı” bir sırada, bu sulh, bir “kurtuluş belgesi” oldu. Şairin, Amcazade Hüseyin Paşa’ya yazmış olduğu Sulhiyye Kasidesi gibi pekçok şiiri, aynı zamanda, Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldaki siyasî durumunu ortaya koyan belge şiir niteliği taşımaktadır.

3.Hayrâbâd: Şairin dört yıl sonra kaleme almış olduğu Hayrâbâd, Hayrî-nâme’ye göre zayıf bir eserdir. 1117/1705 yılında tamamlanan eser hakkındaki en eski değerlendirme, XVIII. yüzyıl şairlerinden Şeyh Gâlib’e aittir. Şeyh Gâlib, “Hüsn ü Aşk” (Şeyh Gâlib 2002) adlı eserinin “Der-Beyân-ı Sebeb-i Te’lîf” bölü­münde, bir dost meclisinde bulunduğunu ve burada şiir, nesir ve musikîden bahsedilmekte olduğunu söyler. Bu mecliste Nâbî’nin Hayrâbâd'ı okunup Nâbî hayırla anılır. Meclistekiler, “Nâbî’nin bu acayip eseri ihtiyarlığında, hayatının son yıllarında yazmış olduğunu” söyledik­ten sonra biraz da kışkırtıcı bir tavırla sözü, “O’na nazîre yazıl­maz” demeye getirirler. Bu söz, Gâlib’e ağır gelir ve bir imtihana tâbi tutulmuşçasına kendisini savunmak zorunda kalır. Nâbî’nin kıssasının Ferîdüddîn Attar’ın İlâhînâme adlı eserindeki bir hikayeden aktarma olduğunu söyleyen Şeyh Gâlib, eseri başarısız bulur. (Şeyh Gâlib 2002: 58). Esasen, Nâbî’nin Hayrâbâd’ındaki olaylar, Şeyh Attâr’ın eseriyle hemen hemen aynı olup sadece kahramanların isimleri farklı­dır. Hayrâbâd’ta (Ankara Millî Ktb. İbni Sinâ Yaz. A. 2426). Gürgân pa­dişahının adı “Hurrem Şâh”, kölenin adı “Câvid” ve Fahreddin-i Gürgânî’nin adı ise “Cürcân padişahı Fahr” olarak değiştirildi.

4.Hayriname: Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıldaki siyasî durumunu ortaya koyan eserlerinin başında, hiç kuşkusuz Hayrî-nâme adlı eseri gelir. Yaygın adıyla Hayriyye-i Nâbî, şairin en çok tanınan eseridir. Hayrî-nâme’nin muhtevası ve şairin eserdeki siyasî tahlilleri, eserin yedi yaşındaki bir çocuğa nasihat amacıyla yazılmış olduğu iddiasını geçersiz kılmaktadır. Dönemin sosyo-kültürel tahlilini içeren eser, edebî bir dille yazılmış olmakla birlikte, esas olarak siyasî bir eleştiri mahiyetindedir. 35 bölüm­den oluşan ve toplam 1660 beyit olan Hayrî-nâmeFe’ilâtün/Fe’ilâtün/Fe’ilün vezni ile yazıldı. Nâbî, hayat tecrübesini bu eseri vasıtasıyla oğluna ve dolayısıyla bütün genç­lere aktarmaya çalıştı. Eser, muhtevasına göre şu bölümler­den oluşmaktadır : 1. Giriş, 2. Babanın durumunun özeti , 3. Eserin yazılış sebebi, 4. İslâmın şartları, 5. Kelime-i şehâdet, 6. Namazın fazileti, 7. Oru­cun önemi, 8. Hac ibadeti, 9. Zekât ve sadaka, 10. İlmin değeri, 11. Allah’ı bilme ve irfan yolu, 12. İstanbul’un güzellikleri, 13. Güzelliğin tanımı, 14. Tokgözlülük, 15. Alay ve mizahın zararları, 16. Cömert­lik, 17. Güzel ahlâk, 18. Dedikodunun zararları, 19. Fal ve yıldız ilmi­nin zararları, 20. İçki ve uyuşturucunun zararları, 21. Süs ve zînetin zararları, 22. Ayânların zulmü, 23. Yalan ve sahtekârlığın zararları, 24. Bahar mevsimi, 25. Güzel söz ve şiir, 26. Sabırlı olma, 27. Ziraa­tın durumu, 28. Paşalık ve paşaların durumu, 29. Kadılık, 30. Tavla ve satranç, 31. Divân hocalığı talebi, 32. İksîr ve kimyanın zararları, 33. Söz taşımanın zararları, 34. Tıp ilminin önemi, 35. Du’a bölümü (Kaplan 2008:173-315).

Nâbî bu eserinde, XVII. yüzyılda yozlaşan insan ilişkileri ve kültürel değerleri değerlendirmekte ve yaşadığı dönemin olumsuz yönlerini sosyo-kültürel açıdan eleştirmektedir. Oğluna, evlilik, meslek seçimi ve toplumda sergi­leyeceği tavır ve davranışlar konusunda yol gösteren şair, onun sağlam bir dinî terbiye ve dinî hayata sahip olmasını ister. İlim ve irfanla hareket edilmesini tavsiye eden şair, israf, sefahat ve boş uğraşların zararlarını anlatır. Nâbî, kendi dönemindeki bazı mesleklerin yozlaştığını belirterek oğlunu bu meslek ve mev­kilerden uzak durması konusunda ikâz eder. Nâbî, tasavvufu medhetmekle birlikte, dönemin sahte şeyhlerinin zararlarını da belirtir. Âyânlık, kassamlık, kadılık, paşalık gibi mevkîlerde bu­lunanların durumlarını gözler önüne serer ve sonunda oğlu için en ideal mesleğin divân hocalığı olduğunu söyler. Yaşanan zama­nı tenkit eden ve zulüm, mal biriktirme, yalan, riyâ, dedikodu, adaletsizlik gibi hususların zararlarını anlatan Nâbî’nin bu eseri, “çözülüş” döneminin en önemli belgeleri arasında sayılabilir.

5. Sûrnâme: Nâbî’nin saraya yakınlığını gösteren bir diğer eseri de Sûrnâmesi’dir.Nâbî, IV. Mehmed’in şehzâdeleri için tertip edilen ve on beş gün şenliklerle devam eden sünnet düğününü konu alan eserini, 1675 yılında yazdı. Şehzâdeler Mustafa ve Ahmed’in sünnet düğünlerinin tasvir edildiği eser, 587 beyitten oluşmaktadır. Âgah Sırrı Levend tarafından neşredilen (Levend 1944) Sûrnâme’nin tek nüshası, İstanbul Üniver­sitesi Kütüphanesi’nde Nu: 1774'de kayıtlıdır. Sûr-nâme, mesne­vi nazım şekliyle ve “fe’ilâtün fe’ilâtün fe’ilün” vezniyle kaleme alındı. Tevhid, na’t ve medhiyelerle başlayan eserde, IV. Mehmed’in şehzadeleri için Edirne’de yapılan sünnet düğünü hazırlıkları, sadrazam ve vezirlerin getirdiği hediyeler, yemek ve ikrâmlar, onbeş gün devam eden şenlikler, mevlit ve sünnet töreni ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır. Sonra on beş gün süren düğünün her gününde verilen ziyafetleri, her gün ve her gece yapılan oyunlarla eğlenceleri, nihayet şehzadelerin büyük bir alayla eski saraydan getirildiğini, şeker alayını müteakip mevlit günü sünnet edildiğini ve bütün bu eğlencelerle şenliklerin en sonunda yapılan at koşularını da tasvir ederek eserine son veriyor Bu surnâme, yalnız yapılan eğlen­celeri, verilen ziyafetleri ve takdim edilen hediyelerle buna karşılık hediye sahiplerine verilen ihsanları nakletmekle kalmıyor; bunları müfredatı ile tesbit ettiği gibi, vüzera ve ulema ile âyan ve erkânın huzura kabullerini teşrifat dereceler ile kaydederek, sûrun merasime ait safhalarını da ustalıkla canlandırmış oluyor (Levend, Âgah Sırrı (1944). Nâbî’nin Sûrnâmesi. İstanbul: Burhaneddin Matbaası 5-8).

6. Tuhfetü’l-Harameyn: Nâbî, Musahib Mustafa Paşa’nın desteğiyle, 1090/1679 yılında Hacca gitti. Nâbî’nin Hac kafilesinde, birçok dostunun yanısıra, çok sevdiği ve sürekli desteklediği Râmî Mehmed Paşa’nın da yer aldığı bilinmektedir. Nâbî’nin Hac yolunda ve ibadeti boyunca rahat ettirilmesiyle ilgili bizzat padişah emirleri ve bölgenin idarecilerinin talimatlarıyla ilgili bilgi ve belgeler bulunmaktadır. O sırada otuz yedi yaşında olan şairin, Konya, Urfa, Halep, Şam, Kahire güzergahını takip ederek, o zaman daha yaygın olarak kullanılan ve daha kısa olan resmî hac güzergahından farklı bir yol izlemesi dikkat çekicidir. (Coşkun 2002:62). Nâbî, bu seyahati sırasında yaşadıklarını ve duygularını, 1679 yılında tamamladığı Tuhfetü’l-Harameyn adlı eserinde anlatmaktadır. Mensur bir eser olmakla birlikte, şiirlerle süslü bir anlatım kazandırılan Tuhfetü’l-Harameyn, şairin seyahatname türünde kaleme aldığı eserlerindendir.

7. Münşeât: Nâbî’nin mektuplarını ihtivâ eden Münşeât'ı, şairin vefâtından sonra, Şehîd Ali Paşa’nın tezkirecisi olan Habeşî-zâde Abdurrahîm Çelebi tarafından, Paşa’nın emriyle bir araya toplandı. Nâbî’nin yakın dostlarından olan Habeşî-zâde Abdurrahîm Çelebi’nin Rahîmî mahlası ile şiirleri de bulun­maktadır. Habeşî-zâde, bu eserin baş kısmına bir önsöz ekle­di. Nâbî’nin bu eseri, XVII. yüzyılın süslü nesir örneklerin­dendir. Nâbî, Münşeât’ın başında bir konuyu on beş ayrı ifade tarzı ile anlatmak suretiyle ustalık gösterdi. Münşeât’ta, Nâbî’nin, Râmî Paşa, Silahdâr İbrahim Paşa, Amcazâde Hüseyin Paşa, Abdülbakî Paşa, Baltacı Mehmed Paşa, Halep Kadısı Emrul­lah Efendi, Şam Kadısı Ârif Efendi gibi yakın dostlarına yazdığı mektuplar bulunmaktadır. Bu eser vasıtasıyla, şairin hayatının ayrıntılarını da tespit etmek mümkün olmaktadır. Şairin dost­larından istekleri, bulunduğu mevkiler, dile getirdiği konular, gerek XVII. yüzyılın sosyo-kültürel durumu gerek­se şairin hayatı bakımından önem arz etmektedir. Münşeât’ta şairin kardeşleri Mehmed Emin ile Mahmud Ağa’ya yazdığı iki mektup da yer almaktadır.

8. Kırk Hadis Tercümesi: Nâbî, edebiyat dışında da pekçok eser kaleme aldı. Bunlardan biri olan Kırk Hadis Tercümesi, Molla Câmî’nin ünlü eserinin tercümesi mahiyetindedir. Nâbî, sadece nazım alanında değil, nesir alanında da eserler yazmış bir sanatçıdır. Mensur eserlerinde genellikle sanatlı bir nesir dili kullanan Nâbî, aynı zamanda bir inşâ üstadı olduğunu da gösterdi. Bu tür eserlerinden biri olan Zeyl-i Siyer-i Veysî, XVII. yüzyıl inşâ ustalarından Veysî’nin (ö.1038/1628) “Siyer”ine yazmış olduğu zeyldir.

9. Zeyl-i Siyer-i Veysî adlı eserini, san’atkârâne bir üslupla kaleme alan Nâbî, Veysî’nin “Mekkî” ve “Medenî” olmak üzere, iki cilt olarak kaleme almayı tasarladığı ve ömrü vefâ etmediği için yarım bıraktığı bu eseri tamamlamak istemiş ve eserini bu maksatla yazdı. Veysî’nin eseri, Hz. Peygamber’in Bedir Gazası’na kadar olan hayatını ihtivâ etmektedir. Nâbî’nin zeylinde ise, Bedir Gazası’ndan Mekke’nin fethine kadar olan olaylar anlatılır. Eser, 1284/1867’te Bulak Matbaası’nda 268 sayfa olarak basıldı.

10. Fetihnâme-i Kamaniçe: Kamaniçe Kalesi’nin fethi üzerine Fetihnâme-i Kamaniçe (Yal­çınkaya 2012) adlı ilk müstakil eserini kaleme aldı. 

Nâbî, 17. yüzyılda hakim olan Klasik Tarz ve Sebk-i Hindî akımlarının etkili olduğu bir edebî ortamda eserler kaleme aldı. Bir önceki yüzyılda klasikleşme sürecini tamamlayan Divan şiiri, Bâkî Tarzı şiir olarak adlandırılmış ve sonraki yüzyılları da etkilemeye devam etti. Bu dönem şairleri arasında, Bâkî tarzını devam ettiren sanatçıların yanısıra, İran’dan Hindistan’a göç eden ve burada yeni bir şiir üslubu oluşturan Sebk-i Hindî şairlerinin etkisiyle de eser veren sanatçılar bulunmaktadır. O'nun eserlerine hakim olan üslup, edebiyatımızda en önemli temsilcisi olarak kabul edildiği hikemî üsluptur. Klâsik dönem edebiyatının karakteristik çizgilerini yansıtan edebî gelenek, Nâbî ile birlikte önemli bir kırılma noktası yaşadı. Nâbî’nin şiirlerinde, sadece şiirin konusu ve temasında değil, şiir dilinde de alışılmamış bağdaştırmalar, yeni mecaz unsurları ve benzetmelerle ortaya yeni bir üslup çıktı. Zaman zaman kuru nasihat ve şiir dilinden uzaklaşmalar görülse de, esas itibariyle Nâbî’nin şiiri, yeni bir şiir tarzını haber veren bir nitelik taşımaktadır. Onun şiirinin, Sebk-i Hindî, Hikemî Tarz şiirin ortak noktalarına sahip olması, aslında bir geçiş döneminin işareti sayılmalıdır. Nâbî, daha önceki şairlerin şiir diline uygun görmedikleri pek çok kelimeyi şiir diline sokarak klâsik şiirde farklı bir anlayışın gelişmesine öncülük etti. Bilindiği gibi, Sebk-i Hindî ve Hikemî ve ortak noktası, şiir dilinde yeni kelime ve terkiplere yer verme tavrıdır. Nâbî, İran şairi Sâib’den etkilenmiş ve şiirlerinde zaman zaman Sebk-i Hindî akımını hatırlatan mazmunlara yer verdi. Ancak onun şahsî üslûbu, bu yüzyılda gelişen Hikemî Tarza uygun şiirlerinde ortaya çıkmaktadır.Varlığın ve eşyanın hikmetini, asıl sebep ve yaradılış sırrını araştırma üslubu olan hikemî tarz, düşünceye dayalı bir karakter taşır. XVII. yüzyılın ikinci yarısında Nâbî ile temsil edilen bu üslûp, sonraki yüzyıllarda da etkili oldu.

Nâbî’nin şiirindeki farklılıkları dört ana başlık altında toplamak mümkündür :

  1. Şiir dilinde kullandığı yeni kelimeler.
  2. Kafiye ve redif seçimi.
  3. Şiirde işlediği yeni konular, benzetmeler, mazmun ve mecaz unsurları.
  4. Şekil hususiyetlerinde yaptığı yenilikler.

Şiire, berber, çarşı, düğme, semer, piliç, helvacı dükkanı, peştemal, ilik, misvak, koyun, sabun, ibrik, legen, terazi, tıraş, lağam (Bilkan 2012:75) gibi şiir diline yabancı kelimeler sokan Nâbî, zaman zaman tepkiyle karşılansa da şiir dilini konuşma diline yaklaştırması ve şiirde hayatın gerçeklerine yer vermesi bakımından önemli bir yeniliğe öncülük etti. Bu tavır, şairin tercih ettiği kafiye ve rediflerde de görülmektedir. Nâbî, şiirin bütününe hakim olan duygu ve düşünceleri kafiye ve redifte kullandığı kelime ve kelime gruplarıyla pekiştirmektedir. “Gelmez, olmaz, kalmaz, görmüşüz, unutuldu, kalmamış, usandık, gitdi, gelmedi, kalmadı” (Bilkan 2012:76) gibi kelimelerle oluşturulan kâfiye ve redifler, şiirin bütünlüğü içerisinde anlamının vurgusunu güçlendirmektedir. Nâbî’nin bu konudaki asıl tasarrufu, uzun heceli kelimeler ve çoğu zaman telaffuzunda zorluk çekilebilecek kelime ve kelime gruplarıyla oluşturduğu kafiye ve rediflerde görülmektedir. (Bilkan 2012:76).

Nâbî, şiir diline taşıdığı yeni kelimeler ve bu kelimelerle oluşturduğu farklı birleştirmeler ve bağdaştırmalarla, Divân şiirin dilini ve hayal dünyasıne geniş bir alan kazandırdı. İranlı çağdaşı Sâib’in didaktik, hakîmâne tarzını benimseyen ve bilhassa gazellerinde “hikemî üslûp” olarak adlandırılan bu öğretici, ders verici yeni bir üslûbu kullanan şair, kendine özgü bir nasihat ve ibret verici üslubun temsilcisi olarak öne çıktı.

Eşya ve olaylara “ibretle bakmayı” ve onların arkasındaki “yaradılış sırlarını” ortaya çıkarmayı esas alan bu üslûp, daha sonraki yıllarda da etkili oldu ve “Nâbî Ekolü” adı verilen bir kısım şair tarafından bir edebî anlayış olarak devam ettirildi

Nâbî’nin şiirlerinde, içerikteki yenilikler kadar, şekil hususiyetleri bakımından da yeni ve farklı tasarruflara rastlanmaktadır. Nâbî Divânı’nda toplam 29 kaside bulunmaktadır. 163 beyitlik kasidelerin yanısıra, 9 beyitlik kaside-beçe de yazmış olan şairin, birçok kasidesinde doğrudan “medhiye” bölümüyle şiire başla- ması önemli bir hususiyettir. Nef’î’nin kasidelerinde, “fahriye” bölümlerinin ön planda olması gibi, Nâbî’nin kasidelerinde de genellikle “medhiye” bölümleri geniş tutuldu. Muhtemelen Nâbî’nin de tertibine şahit olduğu bazı yazma Divân yazmaların- da, medhiye konulu şiirlerin, kasidelerin arasında yer alınması, şairin bu yöndeki tavrını ortaya koymaktadır (Bilkan 2012:73-83). Nâbî’nin ortaya koyduğu yeni şiir tarzında, dönemin sosyal, kültürel ve siyasî çalkantıları kadar, şairin karakter özellikleri ve mizacı da önemli bir yer tutmaktadır. Bu süreçte, klasik döneme ait geleneksel imajlarla birlikte, gerçek çevredeki maddî kültür unsurları da konuşma dilinin rahatlığıyla, şiirdeki yerlerini aldı. Nâbî, Sebk-i Hindî şiirinde rastlanan mecaz, teşbih ve istiarenin ferdîleşmesine öncülük etti ve objeyi geleneksel görme biçimlerinden farklı olarak kendi zihninde uyandırdığı akisle görme ve yorumlama yoluna gitti. XVII. yüzyılda gelişen “hikemî şiir”in temsilcisi sayılan Nâbî, sadece dönemini değil, kendisinden sonra yaşayan pek çok sanatçıyı da etkiledi

Kaynakça

Akün, Ömer Faruk (1994). “Divan Edebiyatı”. İslam Ansiklopedisi. C. IX : 389-427. İstanbul : Türkiye Diyanet Vakfı Yay.

Arslan, Mehmet (1999). Türk Edebiyatında Manzum Surnameler. Ankara: AKM Yay.

Arslan, Mehmet (2000). Osmanlı Edebiyat-Tarih-Kültür Makaleleri. İstanbul: Ki­tabevi Yay.

Arslantürk,. Zeki (1989). Naîmâ’ya Göre Osmanlı Devleti’nin Çöküş Sebepleri. Ankara : KB. Yay.

Atik, Kayhan (2000). “XVII. Yüzyıl Osmanlı Aydınlarına Göre İlmi­ye Teşkilâtındaki Çözülmeye İlişkin Tespit ve Teklifler”. Bilig. 14 : 31-52.

Baykal, Bekir Sıtkı (1982). Peçevî İbrahim Efendi Peçevi Tarihi. C.I-II. Ankara : KTB. Yay.

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. I-II . İstanbul : MEB. Yay.

Bilkan, Ali Fuat (1998). Nâbî. Hikmet. Şair. Tarih. Ankara : Akçağ Yay.

Bilkan, Ali Fuat (2002). Hayrî-nâmeye Göre XVII. Yüzyıl Osmanlı Düşünce Haya­tı. Ankara : Akçağ Yay.

Bilkan, Ali Fuat (2004). “Nazım (Orta Klâsik Dönem)”. Türk Dünyası Edebiyat Tarihi. V : 355-414. Ankara : AKM. Yay.

Bilkan. Ali Fuat (2012). “Nâbî : Hayatı. Edebî Kişiliği ve Eserleri”. Şair Nâbî. editor: Ali Fuat Bilkan. Ankara :KTB. Yay. 13-71.

Diriöz, Meserret (1976). “Nâbî’nin Ailesine Dair Yeni Bilgiler”. Türk Kültürü. Sayı : 167. s.668-673.

Diriöz, Meserret (1994). Nâbî Divânı (Eserlerine Göre Nâbî). İstan­bul : Fey Vakfı.

Doğan, Muhammet Nur (2003). Şeyh Gâlib Hüsn ü Aşk. İstan­bul: Ötüken Neşriyat.

Doğmuş, Lokman (2002). Türkiye’de XVII. Yüzyıldaki Dinî Çatışma­lara Sosyolojik Bir Bakış (Kadızadeliler ve Sivasîler). İzmir Dokuz Eylül Üniv. Yüksek Lisans Tezi. İzmir

Erdemir. Avni (1999). Anadolu Sahası Musikişinas Divan Şairleri. An­kara : Tüsav Yay.

Eyice, Prof. Dr. Semavi (1999). “Osmanlı Devri Türk Mimarisi”. Os­manlı. Kültür ve Sanat. Ankara : Yeni Türkiye Yay.. X : 79-101.

Gökyay, Orhan Şaik (1997). Kâtip Çelebi’den Seçmeler. İstanbul: MEB. Yay.

Gölpınarlı, Abdülbaki (1992). Ferideddin-i Attar İlâhiname. İstanbul : MEB. Yay.

Güzelbey, Cemil Cahit (1980). “Gaziantep Şer’î Sicillerinde Nâbî ile İlgili Bir Belge. Bir Gazel. Bir Tarih Koşuğu”. Harran Dergisi. Sayı: 13. sf.13.

İpşirli, Mehmet (1988). “Osmanlı İlmiye Mesleği Hakkında Göz­lemler (XVI-XVII.Asırlar)”. Osmanlı Araştırmaları. VII-VIII : 273-285.

İsen, Mustafa (1997). “Divan Edebiyatında Geleneğe Direnenler I. Nâbî”. Ötelerden Bir Ses. Ankara : Akçağ Yay.

Kaplan, Mehmet (1976). “Nâbî ve Orta İnsan Tipi”. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I. İstanbul : Dergâh Yay.

Kaplan, Mahmut (2008). Hayriyye-i Nâbî. Ankara : AKM Yay..

Karahan, Abdülkadir (1972). Nâbî’nin El Yazısı. İmzası. Mührü ve Sûrnâmesi’ne Dair. TDE Dergisi. C.II. s.133-140.

Karahan, Abdülkadir (1987b). Nâbî. Ankara : KTB. Yay.

Karahan, Abdülkadir (1991). İslam-Türk Edebiyatında Kırk Hadis. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.

Kılıç, Atabey (2013). "Nâbî'nin Münşe'ât'ı Üzerine" Şanlıurfa Nâbî Sempozyumu 18Ocak2013. Yayınlanmak Üzere Olan Bildiri.

Kılıç, Filiz (1998). XVII. Yüzyıl Tezkirelerinde Şair ve Eser Üzerine Değerlendirmeler. Ankara : Akçağ Yay..

Kortantamer, Tunca (1984). Nâbî’nin Osmanlı İmparatorluğunu Eleştirisi. İzmir : Tarih İncelemeleri Dergisi II.

Kurt, Yılmaz (1994). Göriceli Koçi Bey. Koçi Bey Risâlesi. Ankara : Ecdâd Yay.

Levend, Âgah Sırrı (1944). Nâbî’nin Sûrnâmesi. İstanbul: Burhaneddin Matbaası.

Mengi, Mine (1987). Divân Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsil­cisi Nâbî. Ankara :AKM Yay.

Müstakîmzade Süleyman Sadeddin (1978). Devhatü’l-Meşayıh. İs­tanbul: Çağrı Yay.

Nâbî. Münşeât. İstanbul Üniversitesi Ktb.. T.1693.

Nâimâ (1280-1281). Târih-i Nâ’imâ Ravzatü’l-Hüseyn fî-Hulâsa-i Ahbârü’l-Hâfikîn. C.I-VI. İstanbul : Matbaa-i Âmire.

Necib Asım, “Hadis-i Erba’in Tercümeleri”. Milli Tetebbular Mecmuası.C.II. sayı. 4. s.155-160.

Nutku, Özdemir (1987). IV. Mehmet’in Edirne Şenliği (1675). 2.bs.. Ankara : TTK. Basımevi.

Özcan, Abdülkadir (1989) Şeyhi Mehmed Efendi Şakâik-i Nu’mâniye ve Zeyilleri. İstanbul : Çağrı Yay.

Öz, Mehmet (1997). Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları. İstanbul : Dergâh Yay..

Öz, Mehmet (1999). “Onyedinci Yüzyılda Osmanlı Devleti : Buhran. Yeni Şartlar ve Islahat Çabaları Hakkında Genel Bir Değerlendirme”. Türkiye Günlüğü. 58 : 48-53.

Öztürk, Necâtî (1981). Islamic Ortadoxy Among the Ottomans in the Seventeenth Century with Special Reference to the Qadi-Zade Movement.(doktora tezi). Edinburgh University.

Öztürk, Yücel (1999). “Osmanlı Klasik Sisteminin Teşekkülü ve Çö­zülüşü”. Türkiye Günlüğü. 58 : 133-155.

Safâyî Mustafa. Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Millet Ktp.. Ali Emirî Yaz.. Nu:771

Sâlim, Mehmed Emin Mirza-zâde. Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Süleymaniye Esad Efendi. Nu:3872

Sevgi, Ahmet (2000). Molla Câmî’nin Erba’în’i ve Manzum Türkçe Tercümeleri. Konya.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1983). Osmanlı Tarihi. III. Cilt. 1. kısım. 3. bs.. Ankara : TTK Yay.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı (1982). Osmanlı Tarihi. III. Cilt. 2. kısım. 3. bs.. Ankara : TTK Yay.

Ülger, Sibel (1996). Nâbî. Hayrâbâd. Yüksek Lisans Tezi. Sosyal Bil. Enstitüsü. Van: Yüzüncü Yıl Üniv.

Yalçınkaya, Şerife (2012). Nâbî’nin Nâsirliği ve Kamaniçe Fetih-nâmesi (Tenkitli Metin-İnceleme). İzmir : Kanyılmaz Matb.

Yorulmaz. Hüseyin (1996). Divân Edebiyatında Nâbî Ekolü. İstan­bul : Kitabevi Yay.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: PROF. DR. ALİFUAT BİLKAN
Yayın Tarihi: 04.03.2014

Eserlerinden Örnekler

Gazel

Egerçi köhne metâ‘ız revâcımız yokdur 

Revâca da o kadar ihtiyâcımız yokdur

Misâl-i âb ederiz nîk ü bedle âmîziş

Bu kârgehde mu‘ayyen mîzâcımız yokdur

Tahammül eylemeden gayrı vaz‘-ı nâ-dâna

Kitâb-ı fenn-i hıredde ‘ilâcımız yokdur

O câh kim ola hem-dûş-ı ihtimâl-i zevâl

Teveccüh etse bile ibtihâcımız yokdur

Bizim bu kasr-ı sebük-sakf içinde ey Nâbî

Girân-sühanlar ile imtizâcımız yokdur 

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. I-II . İstanbul : MEB. Yay.

Gazel

Bezm-i safâya sâgar-ı sahbâ gelir gider

Gûyâ ki cezr ü medd ile deryâ gelir gider

Açıldıgın haber verir agyâra gül gibi

Her dem bize nesîm-i sebük-pâ gelir gider

 

Olmaz yine marîz-i mahabbet şifâ-pezîr

Rûy-ı zemîne bir dahı ‘İsâ gelir gider

Sultân-ı gam nişîmen edelden derûnumu

Sahrâ-yı kalbe leşker-i sevdâ gelir gider

 

Âgûş-ı vasla almış o tıflı şeb-i visâl 

Gehvâre gibi âşık-ı rüsvâ gelir gider

 

Bir gün demez o şûh ki âyâ murâdı ne

Çokdan bu kûya Nâbî-i şeydâ gelir gider

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. I. İstanbul : MEB. Yay.624

Gazel

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz

Çok da magrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde  

Biz hezârân mest-i magrûrun humârın görmüşüz

Top-ı âh-ı inkisâra pâydâr olmaz yine

Kişver-i câhın nice sengîn-hisârın görmüşüz

 

Bir hurûşiyle eder bin hâne-i ikbâli pest

Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz

Bir hadeng-i can-güdâz-ı âhdır sermâyesi

Biz bu meydânın nice çâpük-süvârın görmüşüz

 

Bir gün eyler dest-beste pâygâhı câygâh

Bî-‘aded magrûr-ı sadr-ı i‘tibârın görmüşüz

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd

Biz bu bezmin Nâbiyâ çok bâde-hârın görmüşüz

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. II. İstanbul : MEB. Yay. 664-665

Gazel

Gülsitân-ı dehre geldik reng yok bû kalmamış

Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış

 

Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzgâr

Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış

Teşnegânın çâk çâk olmuş leb-i hâhişgeri

Çeşmesâr-ı merhametde bir içim su kalmamış

Kadrin anlar yok bilir yok merdüm-i sencîdenin

Çârsûy-ı kâbiliyetde terâzû kalmamış

 

Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz

Kal‘a-i himmetde Nâbî burc u bârû kalmamış

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. II . İstanbul : MEB. Yay.720

Gazel

Bir devlet için çerhe temennâdan usandık

Bir vasl için ağyâra müdârâdan usandık

Hicrân çekerek zevk-i mülâkâtı unutduk

Mahmûr olarak lezzet-i sahbâdan usandık

 

Düşdük katı çokdan heves-i vuslata ammâ

Ol dâ‘iye-i dağdağa-fermâdan usandık

 

Dil gamla dahi dest ü girîbândan usanmaz

Bir yâr için agyâr ile gavgâdan usandık

Nâbî ile ol âfetin ahvâlini nakl et

Efsâne-i Mecnûn ile Leylâ'dan usandık

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. II . İstanbul : MEB. Yay.756

Gazel

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ'dır bu

Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafâ'dır bu

 

Felekde mâh-ı nev bâbü's-selâmın cilvegâhıdır

Bunun kandîlidir hûr matla‘-ı nûr u ziyâdır bu

 

Habîb-i kibriyânın hâbgâhıdır fazîletde

Tefevvuk-kerde-i ‘arş-ı cenâb-ı kibriyâdır bu

 

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı ‘adem zâ'il

‘Amâdan açdı mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu

 

Mürâ‘ât-ı edep şartiyle gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır bûsegâh-ı enbiyâdır bu

Bilkan, Ali Fuat (1997). Nâbî Dîvânı. C. II . İstanbul : MEB. Yay.952

 

HAYRÎ-NÂME'den

Matlab-ı dagdaga-yı paşayî 

Ey tırâzende-i ikbâl-i ebed

V'ey firâzende-i kânûn-ı hıred

 

Mu'tedil olmağ içün cümle umûr

Lâzım a'mâl-i terâzû-yı şu'ûr

 

Budur âsûdegî-i cûy-ı murâd

Cereyân ede ta'absuz irâd

Vezne çek masrafın îrâdın ile

Râhat ol ehl ile evlâdın ile

 

Hak verip vâsi' olursa hâlin

İddihâr eyle biraz emvâlin

Def'aten etme tehî hemyânın

Nice bâzîçesi var dünyânın

 

Fazla mâl olmayıcak yapma binâ

Eyleme mâlını bîhûde hebâ

 

Olmasın masrafın ol denlü füzûn

Ki zarûrî olasın zâr u zebûn

(.......)

Devlet âheste gerekdür cârî

Katı memdûh degül ser-şârî

 

İki mâsûre su etse cereyân

Hânede cümleyi eyler reyyân

 

Toldurur bâğı egerçi seyl-âb

Lîk eyler der ü dîvârı harâb

 

Mansıb u câha heveskâr olma

Taleb-i 'izzet içün hâr olma

Ehl-i mansıbda bulunmaz râhat

Hâl-i bî-'azldedir emniyyet

 

Zillet-i 'azline degmez nasbı

Sarfına ser-be-ser olmaz gasbı

 

Olma paşalık için âvâre

Tabl u surnâ ile girme nâre

 

Bağlama tantana-i tabla gönül

Dûrdan hoş gelir âvâz-ı dühül

 

Paşalık 'ömre sürer mihnetdir

Hâsılı derd ü gam u kasvetdir

 

Nâmı pür-kevkebe câhı 'âlî

Lîk dûzahda geçer ahvâli

 

Hâtırı mansıbı gibi vîrân

Sorma hîç âhiret ahvâli yaman

 

Zulm ederse yıkılır hâne-i dîn

Etmese bulmaz umûru temkîn

 

Çekdiği mihnet olunsa ta'dâd

Değmez ol mihnete Mısr u Bağdâd

 

Hây u hûy ile eder 'ömrü güzer

Hâsılı eşk-i ter ü hûn-ı ciger

 

(.......)

 

Matlab-ı hâcegî-i dîvânî

Ey kalem-rân-ı kitâb-ı âmâl

Nazar-endâhte-i hüsn-i me'âl

 

Ger Sitanbul'a düşerse seferin

Mansıba etse ta'alluk nazarın

 

Olma reh-berde-i tedrîs ü kazâ

Kâdı-'asker de olursan farazâ

 

Sanma zinhâr anı râhatlı tarîk

Emn ü âsâyişi yokdur tahkîk

O tarîkin hatarı bî-haddir

İntizâr-ı emeli mümteddir

 

Silsile kaydı uzun sevdâdır

Pâyeler mûsile-i gavgâdır

(.....)

Kırk ile gerçi mülâzımsın sen

Okuyup yazmağa 'âzimsin sen

 

Budur ahvâl-i tarîk eyle şekîb

Ede Hak hayırlısın sana nasîb

 

Bilirim ehli degilsin ammâ

Olma cûyâ-yı tarîk-i ümenâ

 

Mâl-ı mîrîye karışma zinhâr

Eyleme 'ayşına mîrîyi medâr

 

(......)

Görmedim ben hele bu devletde

Hâcelikler kadarın râhatda

 

Cümlenin mu'teber ü âsânı

Mansıb-ı hâcegî-i dîvânî

 

Hâcelikden biri olursa nasîb

Sür rü'ûsu gözüne etme şekîb

 

'İzzet olmaz o kadar yanımda

Çok şerefdir hele vicdânımda

 

Matlab-ı lâzıme-i hayr-du'â 

(......)

Versin Allâh sana 'ömr-i dırâz

Olasın 'ilm ü 'amelde mümtâz

 

Olasın kâ'im-i mihrâb-ı salâh

Bulasın mertebe-i fevz ü felâh

(........)

Cem ola hânene hayr ü bereket

Girmeye kîsene mâl-ı rişvet

 

Lokma-i zehr-i ribâ yemeyesin

Ne güzel bâd-ı hevâ demeyesin

 

Her şebin kadr ola her rûzun 'îd

Göresin devlet ile 'ömr-i mezîd

Çün Ebu'l-Hayr konuldu nâmın

Hayr ede Hazret-i Hak encâmın

SÛR-NÂME

Müfredât-ı pîşkeş-i hazret-i Sadr-ı A'zam Ahmed Paşa

Evvelâ Hazret-i Sadr-ı a'zam

İtti ihdâ vüzerâdan akdem

Cevherî cild ile bir mushaf-ı hûb

Varak-ı kıt'a vü hattı mergûb

Bir dahi Mahzenü'l-Esrâr-ı lâtif

K'eylemiş Şeyh Nizamî te'lif 

Müfredât-ı hediyye-i hazret-i Musahîb Paşa be rikâb-ı hümâyun

Akabinde anın itti ihdâ

Dâver i dîne Musâhib Paşa

Cild-i pür cevher ile bir Mushaf

Ki fedâ idi ana cümle tuhaf

Bir acâib suver-i mahlûhât

Cildi cevher rakamı âb-ı hayât

Hediyye-i hazret-i Musahib Paşa be şehzade-ı ekber hazret-i Sultan Mustafâ

Dahi Seh-zâde-i bezm-ârâya

Burc-i ikbâlde dogmuş aya

Hüsn-i hattıyla Kelâm-ı izzet

Cildi gevherle olunmuş zînet

Nüsha-i pâk-i Mecâlis pür-zeyn

Eser-i nâzik-i Sultân Hüseyn

Bir güzel sâat i evkât-nümâ

Çâr u sî kıt'a metâ'-ı garrâ

Hediyye-i hazret-i Musâhib Paşa be şeh-zâde-i sânî hazret-i Sultân Ahmed

İtti şehpûr-ı sagîre ihdâ

Cild-i cevherle Kelâm-ı Mevlâ

Dahi bir sorguc-i bisyâr elmâs

Ki gören eyler idi mihr kıyâs

Hem otuz kıt'a metâ'-ı zîbâ

Ba'zısı atlâs u ba'zı dîbâ

Pîş-keş-i vezîr-i sâlis hazret-i Mustafâ Paşa Be rikâb-ı hümâyun

İtti sonra siyümîn-i vüzerâ

Hazret-i Mustafâ Paşa ihdâ

Hatt-ı Yâkût ile bir Mushaf-ı hûb

On nefer şûh gulâm-ı mahbûb

İki kürk ikisi de müstesnâ

Yüz sekiz kıt'a metâ'-ı garrâ 

Pîş-keş-i Tevkiî Abdurrahmân Paşa be rikâb-ı hümâyûn

Akabinden anın itti ihdâ

Dâver-i dîne Nişâncı Paşa

Ma' ni-i nazm-ı kerîmi hâvî

Eser-i mu'teber-i Beyzâvî

Bir de tertîb-i müzehheb zîbâ

Şeş ü pencâh metâ'-ı dîbâ

Sâhte dürr ü cevâhirle devât

Arz idüp itdi hulûsun isbât 

Pîşkeş-i Tevkiî Ahmed Paşa Be Şeh-zâdegân-ı âlî-şân

İki şehzadeye de itti nisâr

(Silik9… nüshası cildi zer kâr

Bir de Sa'dî eseri külliyyât

İki lü'lü vü cevâhirli devât

On sekiz kıt'a metâ'-ı mergûb

Şeş nefer taze gulâm-ı mahbûb 

Teyemmümen ve teberrüken mevlid-i nebevîde şeh-zâdeler sünnet olundugudur

Şeb-i isnâ aşer-i feyz-penâh

K'iştirâk itmiş idi sûr ile mâh

Ne gice turra-i rûy-i ikbâl

Ne gice hâl-i cemâl-i iclâl

Gördü mü çeşm-i cihân böyle şebi

Ki doga anda meh-i Zât-ı Nebî

On beşinci gün ni'met-i pâyân ile âmme-i fukarâyı sîr itdikleridir

On beşinci günü oldukta temâm

İtdiler ni'met içün da'vet-i âm

Ne kadar var ise sükkân-ı diyâr

Ehl-i sûk-u fukarâ vü bîkâr

(Levend, Âgah Sırrı (1944). Nâbî’nin Sûrnâmesi. İstanbul: Burhaneddin Matbaası.41, 42, 43, 44,45, 63)

MÜNŞEAT

B’ismikellâhumme ve bihamdike

Bir şebângeh bir meclis-i ünsâüns-i rûhânî-nizâmdaki târ u pûd-ı bisât ve ferrâşî-yi haîr-i zer-târ-ı ‘inâyet ü tevfîkden rişte ve eczâ-yı bînâ-yı feyz-pâşî-yi gül-âb-ı tedkîk ve ‘ıtr-ı şâhî-yi tahkîkden sirişte idi. Efvâc-ı yümn ü sa’âdet dest-bend-i edâ-yı hıdmet ve gürûh-ı enbûh-ı hayr u bereket dâmenbemeyân-ı irâdet ve çeşm-dûz-ı gûşe-yi ebrû-yı işâret olmışlar idi. Mâ’ide-yi fazâyil ü ma’ârif dermeyân ve ma’cûnü’l-cevâhir-i letâyif derdehân ve sevânih-i ta’bîrât-ı zarâyif derzebân idi. Ne meclis meclis-i sâhib-sütûde-siyer vezîr-i pâkîze-güher fâzıl-ı melek-hısâl fâ’iz-i derece-yi ‘ilm ü kemâl yegâne-yi vüzerâ yek-dâne-yi bîmüdânâ dâmâd-ı şehen-şeh-i enâm memdûh-ı elsine-yi hâss u ‘âm Âsaf-ı ‘azîmü’ş-şân müşîr-i refî’ü’l-‘unvân hulâsa-yı terkîb-i kemâl ya’nî ‘Alî Paşa-yı bülend-ikbâldeki cevelân-ı lisân-ı ‘irfânları elsine-yi dâ’ire-nişînân-ı bezmi zebân-ı şem’-i meclis gibi kuvvet-i nâtıkadan bînasîb ve hüsn-i ta’bîrât-ı ma’ânî-nişânları çeşm ü dil-i mesâmi’-i huzzârı bîşekîb idüp enâmil-i fehm ü idrâkleri turre-yi pîçderpîç-i me’ânîye şâne-zen ve ser-peçe-yi kuvvet-i mütehayyile ile tûydertûy agtıye-yi tevriye vü isti’ârâta çâk-efgen oldukları hâletde bu dâ’î-yi fersûde-bâl ya’nî Nâbî-yi perîşân-hâl makâllerin şâyân-ı nigâh-ı iltifât ve hıtâb-ı hâlâvet-bahşâları ile kâse-yi sâmi’a mey-i leb-rîz-i şerbet-i hayât buyurup kuvvet-i tasarrufât-ı münşiyâne ile bir şâhid-i nev-hırâm-ı ma’nâ kaç libâs ile cilve-güzâr ve bir dûşîze-yi tâze-endâm-ı mâ’il çend perde ile kâbil-i izhâr-ı şîve-yi reftâr olur ve bir âb-ı sâf kaç perde-yi şükûfeden sûret-nümâ ve bir pertev-i şem’-i mazmûn kaç reng-i câm-ı revzenden hüveydâ olmak hayyiz-i imkândadır 

ya’nî ma’nâ-yı vâhid kaç dürlü ta’bîr ile tahrîr ve sûret-i vâhide kaç reng ile tasvîr olınmak mutasavverdür diyü tahrîk-i leb-i cevher-rîz-i istintâk u istihbâr buyurduklarında ehâlî-yi meclis-i ‘âlîlerinden ba’zı sûret-i seniyyesin bile isti’sâr u istiskâl ve sâlise vü râbi’asın hod derece-yi imtinâ’a îsâl itmeleriyile bu fakîr-i berhem-zede-bâl ya’nî Nâbî-yi perîşân-makâl şevk-ı nazar-ı tahsîn ve dâ’iye-yi nevâziş ü âferînlerine yek-şebe müddetde ol tıfl-ı nev-hırâm-ı ma’nâ-yı hadd-i bülûg-ı merdân olan mirkât-ı panzdeh-pâyede cilve-sâz ve ol kumâş-ı nev-zuhûr-ı panzdeh-zirâ’ pây-ı semend-bülendlerine pây-endâz kılınmışdur." Süleymaniye Kütüphanesi H. Hüsnü Paşa 981, yk. 2a-3b. (Atabey Kılıç-Nâbî'nin Münşe'ât'ı Üzerine, Şanlıurfa Nâbî Sempozyumu 18Ocak2013 Yayınlanmak Üzere Olan Bildiriden)

Sûret-i Evvel

Sa’âdetlü ‘izzetlü birâder-i ser-berâberüm hazretlerinün nâdî-yi neşât-âbâd u meserret-bünyâdlarına gıdâ-yı zemzeme-yi rûhâniyân olmaga şâyân nevâle-yi kâm-gîn-i hoş-çâşnî-yi du’â ihdâsına müte’âkib berâverde-yi mahlas-ı bîriyâ budur ki cenâb-ı şerîfünüz ile çokdan dâ’ire-nişîn-i hânçe-yi sohbet ve nemek-lîs-i mâ’ide-yi ülfet olmak kîlâr-ı zamîrde müstekinn olmagın inşâ’allâhu te’âlâ horûs-ı subh-gâhî âheng-i nevâ ve dücâce-yi dücâ vaz’-ı beyda-yı beydâ’ eyledügi hengâmda câdde-yi teşrîfi pîş-gîr-i kadîme-yi ‘azîmet ve kebâb-ı dil-i müştâka tesliyet-feşân olmaları mercûdur.

Sûret-i Evvel

Sa’âdetlü ‘izzetlü birâder-i ser-berâberüm hazretlerinün nâdî-yi neşât-âbâd u meserret-bünyâdlarına gıdâ-yı zemzeme-yi rûhâniyân olmaga şâyân nevâle-yi kâm-gîn-i hoş-çâşnî-yi du’â ihdâsına müte’âkib berâverde-yi mahlas-ı bîriyâ budur ki cenâb-ı şerîfünüz ile çokdan dâ’ire-nişîn-i hânçe-yi sohbet ve nemek-lîs-i mâ’ide-yi ülfet olmak kîlâr-ı zamîrde müstekinn olmagın inşâ’allâhu te’âlâ horûs-ı subh-gâhî âheng-i nevâ ve dücâce-yi dücâ vaz’-ı beyda-yı beydâ’ eyledügi hengâmda câdde-yi teşrîfi pîş-gîr-i kadîme-yi ‘azîmet ve kebâb-ı dil-i müştâka tesliyet-feşân olmaları mercûdur.

Nakş-ı Dîger

Sa’âdetlü mekremetlü birâder-i pâkîze-güherüm hazretlerinün hem-reng-i nişîmen-i bihişt olan meclis-i rûhânî-siriştlerine küllî muzâ’af-ı du’â ârâyiş-i sükkân-ı semavât-ı ‘ulâ kılındugı i’lâmdan sonra inhâ-kerde-yi birâderî budur ki cenâb-ı kerîmünüz ile leb-i cûy-bâr-ı mülâkâtda tebrîd-i harâret-i iştiyâk u ta’dîl-i mizâc-ı iftirâk nühufte-yi zâviye-yi zamîrümüz olmagın inşâ’allâhu te’âlâ inficâr-ı emvâc-ı tebâşîr-i falak meyânında cenâb-ı âftâb-cereyâna derkâr oldugı esnâda ifâza-yı selsâl-i teveccühleriyile tertîb-i dimâğ-ı intizâr ve izâle-yi sevdâ-yı ıztırâr buyurmaları derhâstedir.

Ta’bîr-i Dîger

Sadâkatlü semâhatlü ah-i velâ-perverüm hazretlerinün encümen-i hakâyık-nizâmlarına berg-i sebz-i dervîşâne-yi du’â ihdâsından sonra ber-dâşte-yi senâverî budur ki cenâb-ı şerîfünüz ile mukâbele-yi nüsha-yı germiyyet ve idâre-yi peymâne-yi ülfet hevesiyile mânendini nâlân ve şevk-ı kudûmunuzıla sîne-giryân idügimüz meşmûl-i zâ’ika-yı ‘irfânumuz olmagıla inşâ’allâhu te’âlâ pâleheng-i kurs-ı hurşîd-i tâbân meyân-ı Mevlevî-yi çarh-gerdânda dırahşân oldugı zamân hem-hâl-i tekye-yi dervîşân olan gam-hâne-yi nâbesâmânumuza idâre-yi veche-yi ‘azîmet ve izâle-yi gubâr-ı vahşet buyurmaları çeşm-dâşt-ı intizârumuzdur. Bâkî ed-du’â. Süleymaniye Kütüphanesi H.Hüsnü Paşa 981, yk. 3b-4a.

(Atabey Kılıç-Nâbî'nin Münşe'ât'ı Üzerine, Şanlıurfa Nâbî Sempozyumu 18Ocak 2013 Yayınlanmak Üzere Olan Bildiriden)

FETH-NAME-İ KAMANİÇE

Ve her şemşîr-i sühan ki halka-i cevheri sevâd-ı medh-i pâdişâhî ve nakş-ı senâ-yı şehinşâhî olmaya . Ne âvîhte-miyân-ı itibâr u ne saykal-pezîr-i rûşen-güher-i nazar-ı ulü'l-ebsâr olur.

Nazm

Hâmî-i dîn mu în-i şer i mübîn

Hazret-i pâdişeh-i rûy-ı zemîn

 

Şâh-ı âkil şehinşeh-i kâmil bahr-i irfân hidîv-i deryâ-dil. Vâris-i mülk-i Süleymânî âb-ı rûy-ı gürûh-ı selâtin-i Osmânî. Dibâce-i dîvân-ı saltanat rûy-kâr-ı metâ-ı şevket. Âfitâb-ı cihân-ârâ-yı evc-i haşmet mâh-ı münîr-i hâle-i azamet. Satr-ı evvel risâle-i mekremet şeh-beyt-i kasîde-i mürüvvet. Mefhûm-ı ibâret-i celâlet manî-i rengîn-i manzûme-i şecâat. Ukde-güşâ-yı rişte-i memleket hâşiye-perdâz-ı nüsha-i madelet deryâ-yı mevce-dâr-ı merhamet. Tehem-ten-i hasm-ı efken Kahramân-ı düşmen-şiken. Pâdişâh-ı âlem-ârâ sâhib-kırân-ı kişver-güşâ. Hâtır-nevâz-ı ulemâ verâ-âmûz-ı sulehâ. Lezzet-şinâs-ı çâşnî-i hilm ü vakâr dâmen-i âlâyiş-i aceb ü istikbâr. Zîver-i taht-ı efser nâsih-i menkabet-i İskender. Gayret-keş-i dîn-i mübîn mâye-i âsâyiş-i müslimîn. Gevher-i derc-i cihân-bânî ilm-efrâz-ı arsa-i sâhib-kırânî. Bâis-i ibtisâm-ı sügûr-ı İslâm âsıta-i intizâm-ı umûr-ı enâm. Âteş-endâz-ı hânmân-ı âhâlî-i isyân seyl-âb-nih-i dûd mân-ı şirk ü tugyân. Sultân bin Sultânü’s Sultân Ebü’l-fethü’l-Megazî Hazret-i Sultân Mehemmed Hân Gâzi .

Nazm

Pâdişâh-ı zamâna zıll-i Hudâ

Halledallâhu mülkehû ebedâ

 Âsitânı penâh-ı mazlûmân

Dergehi bûsegâh-ı halk-ı cihân

Eylemiş devleti Hudâ şükür

Hizmet-i âsîtânına memûr

Tîgı bir cûybâr-ı hûnîdir

Kim memerri adû derûnıdır

İtmiş ol cûyı Hazret-i Bârî

Bâg-ı ömr-i adûsına cârî

Eylemiş hasmına Hudâ-yı Celîl

Tîg-ı kahrın vekîl-i Azrâ’il

Gerden-i hasma itmede tahrîr

Hâme-i kahrı sûret-i zencîr

Ne zamân itse ârzû-yı gazâ

İdemez fark dîde-i dünya

 

Gökde ahter midir sipâh mıdır

Ser-i a dâ mı seng-i râh mıdır

 

Her işinde Hudâ zahîri ola

Her umûrunda dest-gîri ola

Ola dâ’im adû-yı ikbâli

Pây-mâl-i semend-i iclâli

midhat-ı sadr-ı a zam-ı bi’t-tahsîs hâliyâ pîrâye-i sahîfe-i beyân ola. Çün vakâyi i fethiyyede hüsn-i tedbîri vâsıta-i teshîr olan âsaf-ı âlem-gîrin edâ-yı senâ-yı zât-ı âlem-ârâsı farîza-i zimmet elsine-i enâm ve du â-yı bekâ-yı vucûd-ı bî-hemtâ-yı cihân-pîrâsı lâzıme-i gerden-i ehl-i İslâmdır.

Nesak-bahş-ı kâr-gâh-ı devlet nizâm-âver-i mecmua-i memleket. Mimâr-ı bülend-i ıyâr-ı hânedân-ı celâdet heykel-i bâzû-yı baht u saâdet bâlâ-nişîn-i halka-i vezâret. Gevher-i girân-mâye-i bâzû-yı sadâret mü’essis-i mebânî-i nasafet u ma delet. Müşeyyed-i erkân-ı re fet u merhamet nigeh-bân-ı lâzıme-i nâmûs-ı saltanat. Nigeh-dâr-ı emânet-i arz-ı hilâfet câmi i kuvâ-yı gayret ve sehâvet ü şecâ at. Mâlik-i gencîne-i cevâhir-i ilm ü fazîlet neyyir-i a zam-ı âsmân-ı dâniş ü ehliyet. Meş al-i münîr-i tarîk-ı mekremet râ’iz-i arsa-i fesâhat hâ’iz-i kasabü’s sebâk-ı meydân-ı belâgat. Mu în-i devlet-i ulyâ emîn-i nigîn-i vekâlet-i kübrâ vezîr-i cihân-ârâ âsaf-ı memâlik-güşâ üstâd-ı sâhib fünûn-ı ceng-i vegâ. Şem i münîr mahfil-i tedbîr mû-şikâf-ı dakâyık-ı feth u teshîr. Gâyet fazılla ma mûr vezîr-i mansûr künh-i idrâk ile meşhûr müşîr-i yektâ sâhib-i tîg u kalem muhteri i fenn-i kerem. Vâkıf-ı nass-ı hükm-i a lem-i cem i vüzerâ. Sadr-ı âlî Asaf-ı sâhib-mekârim ü meâlî Vezîr-i a zam bin vezîr-i a zam Hazret-i Ahmed Paşa ki tavsîf-i zamîr-rûşen ve ta rîf-i hulk-ı hasenleri içün sahîfe-i beyân üzre tahrîk-i hâme-i gevher-feşân iden erbâb-ı tab u irfânın enâmili mânend-i hilâl-i münevver ve hâmesi mîzâb-ı misk ü anber olur.

Beyt

 Hudâ sadr-ı sa âdetde vücûdın ber-karâr itsün

Sipihr-âsâ binâ-yı izz ü câhın üstüvâr itsün

 

midhat-ı musâhib paşa ol sâhib-kerem vezîr-i mükerrem u muhterem. Gonce-i nev-güşûde-i bâg-zâr-ı şerm ü hayâ ahter-i ziyâ-dâr-ı felek cûd u sehâ nüsha-i madde-i mekârim menba ı zülâl-i hoş-güvâr-ı merâhib tîg-ı ser-tîz-i pençe-i şecâ at gevher-i girân-kadr-i bâzû-yı mürüvvet sarrâf-ı dakîka-şinâs-ı çâr-sû-yı ma rifet fâris-i çâpük-süvâr-ı arsa-i dâniş ü ehliyet pîrâye-i ruhsâre-i zamân şem i pertev-fürûz-ı bezm-i cihân râst-gûy ve râst-makâl. Zîver-i kâr-gâh-ı ikbâl. Sâf-tab u sâf-dil vezîr-i âyîne-zamîr-i bî mu âdil.

Nazm

Nedîm-i pâk-nihâd-ı şehinşeh-i âlem

Çerâg-ı hâss-ı fürûzân-ı sâye-i Mevlâ

Gül-i güşâde cebîn-i nihâl-i devlet ü baht

Meh-i tamâm ziyâ-yı sipihr-i cûd u atâ

perverde-i sultânî mahrem-i meclis-i cihân-bânî vezîr-i Sânî Musâhib-i Şehr-i Yârî Mustafa Paşa Hazretleri’nin bu post-nişîn-i meclis-i ashâb-ı tabî at u dûdmânde-i kârbân-ı metâ ı ma rifet pejmürde-i hâtır u perîşân-ı mü essir.

Nazm

Ehl-i tabın zaîf ü bî-tâbı

Bende-i haste Yûsuf-ı Nâbî

şeref-yâfte-i hizmet-i kitâbetleri olmagla hazret-i şehr-i yâr-ı gazâ-güzâr-ı memleket şikârın bedreka-i tevfîk ile âsitâne-i saltanatdan Leh kralı üzerine teveccüh ve azîmet buyurup ser-şemşîr-i cihân-gîrleriyle sahîfe-i eyyâma sebt itdikleri âsâr-ı celîle ve fütühât-ı cemîlelerin gûşvâr-ı sâmi a-i rûzgâr ve pes âyende-gân-ı bezm-gâh-ı imkâna yâdigâr olmagıçün cilve-ger-i levha-i beyân itmek bâbında vezîr müşârü’n-ileyh hazretlerinden müşâhede-i cünb,ş-i ebrû-yı fermân itmegin bi-hasbe’l-makdûr bizâ a-i fakîrâne ve himmet-i âcizâne ile nigâşte-i cerîde-i i tizâr itmege cesâret idüp havâle-i nigâh-ı iltifât iden efâzıl-ı mekârim-i simâtdan vâkı olan sehv ü hatâsını şedâyid-i seferiyyeden mahsûl tefrika-i hâtıra-i mahmûl ve derecetü’l-özr-i makbûle mevsûl buyurmaları mercû ve me mûldür.

Yalçınkaya, Şerife (2012). Nâbî’nin Nâsirliği ve Kamaniçe Fetih-nâmesi (Tenkitli Metin-İnceleme). İzmir : Kanyılmaz Matb.


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1RÜŞDÎ, Ahmed Rüşdî Efendid. ? - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2Sedat Şanverd. 7 Aralık 1963 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
3ÂLİM, Urfalıd. ? - ö. 19. yy.Doğum YeriGörüntüle
4II. AHMEDd. 1642 - ö. 1695Doğum YılıGörüntüle
5ÂRİF, Abdülbâkî Ârif Efendid. 1642-43 - ö. 1713-14Doğum YılıGörüntüle
6VEFÂÎ(IV.Mehmet)d. 1642 - ö. 1693Doğum YılıGörüntüle
7NESÎB,Yusufd. 1632 - ö. 1712Ölüm YılıGörüntüle
8EMÎN, Nazîrî-zâde Mehmed Efendi,d. ? - ö. 1712-13Ölüm YılıGörüntüle
9NÂMIK, Mehmed Nâmık Çelebi b. Hayyat İsmail Çelebid. ? - ö. 1712-13Ölüm YılıGörüntüle
10PENÂH, Moravî Süleyman Penâh Efendid. ? - ö. ?MeslekGörüntüle
11Süleyman Okayd. 1928 - ö. 20 Eylül 1999MeslekGörüntüle
12NİGÂHÎd. ? - ö. ?MeslekGörüntüle
13NÛRÎ, Abdülahadd. 1595 - ö. 1651Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14SABÂYÎZÂDEd. ? - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15REMZÎ, Âsafzâde Remzî Beyd. ? - ö. ?Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16RÂŞİD, Mehmed Râşid Efendi, İstanbullud. 1803 - ö. 1873Madde AdıGörüntüle
17HÂMİD, Bedrî Hüseyin Hâmid Efendid. ? - ö. 1786-87Madde AdıGörüntüle
18PÎR EFENDİd. ? - ö. 1812-13Madde AdıGörüntüle