ÂŞIK ÇELEBİ, Seyyid Pir Mehemmed b. Ali

(d. 1520/926 - ö. 1572/979)
divan şairi ve yazarı, kadı
(Divan/Yazılı Edebiyat / 16. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Asıl adı “Pîr Mehmed” olup namı es-Seyyid Pîr Mehmed bin Çelebi’dir. Doğumuna babası Seyyid Alî’nin düşürdüğü “feyz-i ilâh” tarihine göre 926/1519-20’de bugün Kosava’da bulunan Prizren yakınlarındaki Vılcıtrın adlı küçük bir köyde dünyaya geldi. Âşık Çelebi’nin, tezkiresinde doğum yerinin Vılcıtrın olduğunu söylemesine rağmen biyografik kaynakların bir kısmında Bursalı olduğu ileri sürülmektedir. Bu iddia, atalarının Bağdat’tan gelerek Bursa’ya yerleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

Âşık Çelebi Meşâ’irü’ş-Şu’arâ adlı şairler tezkiresinde, baba ve anne tarafından cedleri ile kardeşleri hakkında önemli bilgiler vermiştir. Baba tarafından ceddi Hz. Alî’ye dayandığı için her zaman seyitliği ile gurur duydu. Büyük dedesi Seyyid Mehmed onun oğlu Seyyid Zeynelâbidîn ve babası Seyyid Alî idi. Seyyid Mehmed nat’ (sergi) sanatında meşhur olduğu için Seyyid Nattâ’ diye tanınırdı. Emîr Sultan (770/1368-833/1430) Anadolu’ya gelirken Bağdat’a uğrayıp Seyyid Nattâ’’ın evinde konakladı. Daha sonra Emîr Sultan ve Seyyid Nattâ’ Bursa’ya geldiler. Devrin padişahı Yıldırım Bâyezîd onların gelişlerinden memnun olup kendi kızını Emîr Sultan’a, veziri İshâk Paşa’nın kızını Seyyid Nattâ’a verip Emîr Sultan’a imaret ve cami, Seyyid Nattâ’a da Ebû İshâkıyye denilen bir zâviye ve mescit yaptırdı. Ayrıca, şeyh, nâzır-ı sâdât ve adı geçen zâviyeye mütevelli olarak görevlendirdi. Fetret devrinde Emîr Sultan, Monlâ Fenârî ve Seyyid Nattâ’ Timurîlere esîr düştüler. Bir müddet sonra seyit ve ilim erbabı olmalarının yüzü suyu hürmetine Timur tarafından serbest bırakıldılar. Seyyid Nattâ’ hacca gidip orada evlendi ve nattâ’lık işiyle geçimini sağladı. Sultan Murad tahta geçince Seyyid Nattâ’ın ününü işitip İstanbul’a davet etti. Nattâ’ın Şehzâde Mehmed’in sünnet düğünü için hazırladığı nat’lar ve simâtlar Sultan Murad’ın hoşuna gidince ölene kadar Seyyid Nattâ’ı himaye etti. O zamana kadar Anadolu’da yemekler sinilerle verilirdi. İlk kez şehzadenin sünnet düğününde nat’ ve simâtlarla yemeğin verilmesi dikkat çeken bir yeniliktir.

Seyyid Nattâ’’ın ölümünden sonra yerine oğlu Seyyid Zeynelâbidîn nâzır-ı sâdât olmuş, Sultan Mehmed’den ve Sultan Bâyezîd’den ihsânlar görüp Sultan Bâyezîd’ın saltanatının ilk yıllarında vefat etmiştir. Oğlu Seyyid Alî (ö.941/1534-35) çeşitli yerlerde kadılık yaptı. Çok iyi Farsça bilen Seyyid Alî özellikle muamma yazmada ve tarih düşürmede ustadır. Ayrıca müfret ve beyitleri vardır.

Âşık Çelebi anne tarafından da meşhur ve nüfuzlu bir sülaleden gelmektedir. Annesi, silsilesi Ebû İshâk Kâzerûnî’ye (352/963-426/1034) çıkan ve II. Bâyezîd devrinde büyük bir nüfuz sahibi olan şair ve âlim II. Bâyezîd’in kazaskerlerinden Müeyyedzâde’nin (860/1456-921/1516) kızıdır. Âşık Çelebi tezkiresinde Müeyyedzâde’yi kullandığı Hâtemî mahlasıyla biyografi sırasına dâhil eder ve onun özellikle ilminin yüceliğini vurgulayarak şiiri hakkında anekdotlarla bilgi verir. Müeyyedzâde’nin devrinde tanınmış büyük bir âlim olduğu bizzat II. Selim tarafından ifade edilmiş, sultan, Müeyyedzâde’nin yaşlılık zamanına eriştiği için üzüntüsünü dile getirme ihtiyacı hissetmiştir (Kılıç 2010: 1498).

Âşık Çelebi’nin kendisinden başka dört erkek kardeşi daha vardır. Bunların içinde Hâkî mahlasıyla şiirler yazan Mehmed Şâh’a, yazar, tezkiresinde yer vermiştir. Kırk günlükken annesini ardından on dört-on beş yaşlarında babasını kaybeden Âşık Çelebi, öksüz ve yetim olmaktan dolayı çektiği sıkıntılarını gerek nesir, gerekse nazım olarak Dîvân’ında ve Meşâirü’ş-Şu’arâ’da dile getirir.

Âşık Çelebi, 941/1534-35’te babasının vefatından hemen sonra henüz on beş yaşlarında iken Rumeli’den İstanbul’a geldi. Babasını kısa süre önce kaybetmesinin verdiği sıkıntıya rağmen tahsiline başlayan Âşık Çelebi, İstanbul’da devrin ünlü hocalarından ders alarak çok iyi bir eğitim gördü. Tezkiresinde zaman zaman saygıyla zikrettiği veya şiir yazanları müstakil bir biyografi halinde ele aldığı bu hocalardan bazıları şunlardır: Sürûrî Çelebi (?-?), Taşköprîzâde (ö. 967/1560-61), Arabzâde Abdülbâkî Efendi (ö. 970/1563-64), Emir Gîsû Efendi (?-?), Karasılı Hasan Çelebi (?-?), Ebussuûd Efendi (ö. 981/1574), Fenârî Muhyiddîn (ö. 954/1548), Şâh Kasım b. Mahdûmî (ö. 948/1542), Cefâyî (?-?). Bu arada İstanbul’da devrin meşhur şairleri ve belli başlı âlimleri ile de tanıştı. Hiç şüphesiz Müeyyedzâde’nin torunu olması, babasının çevresi ve  teyzesinin kocası olan Rumeli kazaskeri Fenârî Muhyiddîn Efendi ile yakınlığı bu münasebetlerde yardımcı olmuştur. Ancak, onun girişken ve samimi kişiliği bu tanışmalarda asıl etkendir. Zâtî (875/1471-952/1546), Taşlıcalı Yahyâ, (893/1488?-989/1582?) Hayâlî (?-964/1557), Rahikî (?-?), Kandî (?-962/1554) gibi şairlerle arkadaşlıkları da bu devreye rastlar.

Daha sonra 948/1541-42’de Bursa’ya geldi ve şair Sa’yî ile birlikte mahkeme kâtipliği yaptı. Ardından Emir Sultan vakıflarına mütevelli tayin edildi. Burada babasının dostu ve kendisine de amca kadar yakın olan Kadrî Çelebi ile görüştüğünü zikreder. 952/1545-46’da Bursa vakıflarını teftiş eden Muradiye müderrisi Rûşenîzâde’nin raporu üzerine mütevellilikten azledilince Çelebi’nin Bursa hayatı sona erdi ve İstanbul’a geri döndü. O sırada İstanbul kadısı olan eski hocası Emir Gîsû Efendi’nin himmetiyle İstanbul mahkemesine kâtip tayin edildi. Arkadaşı Sun’î de aynı mahkemede kâtiptir. Âşık Çelebi’nin iyi bir eğitim görmesinde ve devlette görev almasında Emir Efendi’nin büyük rolü oldu. Emir Efendi bu sırada açılan divan kâtipleri reisliği için Âşık Çelebi ve arkadaşı Sun’î’yi teklif etti, ancak iş olmadı. Âşık Çelebi bundan sonra bir ara Ebussuûd Efendi’nin fetva kâtipliğini de yaptı. İstanbul’da bulunduğu sırada 952/1545-46’da vebaya tutuldu, ancak çabuk iyileşti.

954/1547-48’de hocası Muhyiddîn Efendi’nin ölümünden evvel tahsilini tamamlamışsa da ölümü sebebiyle icazetname alamadığını öne sürerek Bursalı Emir Hasan gibi şahitlerle davasını ispat etmek zorunda kaldı. Âşık Çelebi’nin çok methettiği Rûmeli kazaskeri Bûstân Efendi bu iddiayı kabul ederek Âşık Çelebi’yi mülazım kaydetti. Atâyî, Âşık Çelebi’nin Bûstân Efendi’yi çok övmesini bu olaya bağlamaktadır.

Bundan sonra Çelebi’nin kadılık hayatı başladı. İlk olarak 957/1550’de Silivri kadısı oldu ve burada evlendi. Ancak, evliliği uzun sürmedi ve aynı yerde boşandı. Kenan Özçelik Âşık Çelebi'nin eseri olan Ravzatü'ş-Şühedâ üzerine yaptığı çalışmada Âşık Çelebi'nin Bursa'da iken evlenmiş olabileceğini öne sürer. Âşık Çelebi Silivri’den sonra dost ve hamilerinin yardımlarıyla Piriştine’ye kadı olarak tayin edildi. Burada pek çok şairle tanıştı. Bazılarının divanlarını gördü ve beğendiği beyitleri kaydederek daha sonra Meşâ’irü’ş-Şu’arâ’da kullandı. Piriştine’den sonra 964/1556’dan önce Serfice’ye nakledildi ve Garamî (d.?-ö.?)’nin yerine buraya kadı oldu. Dîvânını da Serfice’deyken tertip etti. Tezkiresini de buradayken tertip etmeyi tasarlamışsa da azledilmesi üzerine bu isteğini gerçekleştiremedi.

Bir süre sonra Narda kadılığına atandı. Narda’da kendisinden önce kadı olan Yenişehirli Musa Kadı ve onunla işbirliği yapan Narda voyvodası Ferruh Kethuda’nın asılsız suçlamalarına maruz kaldı ve çok acı çekti. Âşık Çelebi hakkındaki suçlamalar üzerine görevden azledilerek 970/1562-63’te merkezi Manavgat olan Alaiye kadılığına tayin edildi. Manavgat’ta da çok kalmayan Çelebi, Kanûnî’nin “halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi” mısraı ile başlayan meşhur gazeline tahmis yazıp bir tazarruname ile padişaha verince, dostlarının da yardımıyla Kanûnî’nin lütfuna mazhar oldu ve Niğbolu kadılığına tayin edildi.

Niğbolu’dan sonra 971/1563-64’te merkezi Rusçuk olan Çernovi kadılığına gönderildi. Çernovi’de yedi yıl kalan Âşık Çelebi, burayı çok sevdi. II. Sultan Selim zamanında yazdığı meşhur Tuna redifli kasidesinde bu sevgiyi dile getirir. Ancak, düşmanları Çernovi’de de onun peşini bırakmazlar. 973/1565-66 yılı sonlarında Alî Pürtek Reis’in maiyetindeki filo, hükümdar gemisi de beraber olmak üzere Rusçuk önünden geçerken Âşık Çelebi’ye karşılaması teklif edilmişse de o “birkaç tahtayı tazimden padişahımıza ne şeref ait” olur diyerek karşılamaya gitmemiştir. Fakat kaptanın durumu mübalağalı bir şekilde divana arz etmesi üzerine Çelebi’nin bu görevine de son verildi.

Âşık Çelebi azledilince II. Selim’e bir lamiyye gazelle görev talep etti ve karşılığında yüz elli akça ile Kıratova kadılığını elde etti. Ancak 976/1568-69’da Kıratova kadılığından da azledildi.

Bu sıralarda çoktandır üzerinde çalıştığı ancak, şair ve yazar Latîfî’ye kızıp bir kenara attığı Meşâ’irü’ş-Şu’arâ’yı bitirdi ve mukaddimesini II. Selim adına tanzim ederek o zamana kadar çektiği sıkıntıları dile getirdi. Meşâ’irü’ş-Şu’arâ’nın mukaddimesinde yer alan bir mesnevisinde padişahın devrin tanınmış şairleri ve kendisinin arkadaşları olan Kâmî, Fevrî, Bâkî ve Nevâlî’ye gösterdiği lütuflardan bahsederek, artık başına türlü felaketler getiren kadılıklarda dolaşmaktan usandığını, padişahın kapısında en küçük bir hizmete razı olduğunu belirtti ve nakibüleşraflık vazifesine tayinini istedi. Bu sırada Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa namına Arapça bir Şakayık Zeyli takdim edince kendisine kayd-ı hayat şartıyla Üsküp kadılığı verildi.

Âşık Çelebi, Üsküp’te yakalandığı zatülcenp hastalığından kurtulamayarak 979/1571-72 Şabanı sonlarında vefat etti. Üsküp’teki mezarına daha sonra türbe yaptırıldı. Lokman Baba Tekkesi müritlerinden Hacı Galib Bey tarafından yeniden yaptırılan türbe sekiz köşe kaide üstüne, sağır kasnaklı, üstü kubbeli, üç pencereli iken 1963 yılında Üsküp’te meydana gelen depremde yıkıldı. Bursalı şair Cinânî’nin ölümüne söylediği “Âşık sefer eyledi cihandan(979) tarihinin bulunduğu mezar taşı da bu deprem sırasında yok oldu. Günümüzde birkaç mezar taşının bulunduğu bu alan halk arasında Gazi Baba veya Kadı Baba Türbesi olarak anılmaktadır. Türbenin bulunduğu semt Gazi Baba Belediyesi adını almıştır ve Üsküp’ün en büyük belediyesidir.

Âşık Çelebi’nin fizikî yapısı hakkında kaynaklarda fazla bilgi bulunmamaktadır. Yalnız, büyük babası gibi kekeme olduğunu tezkiresinde kendisi söylemektedir. Bütün kaynaklar onun cömert, açık sözlü, rint tabiatlı, güzellere ve şaraba düşkün, neşeli bir yaratılışa sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Aldığı mahlas da bunu açıkça göstermektedir. Dîvânında yer alan şiirlerine bakıldığında, kaynakların verdiği hükümlerin doğru olduğu görülür. Bilhassa, gazellerinde şahsiyetinin hususiyetleri açıkça görülmektedir. Hayatının büyük bir kısmı çeşitli kadılıklarda geçmesine rağmen Âşık Çelebi’nin bu mesleği sevmemesi, rint, kurallardan sıkılan, ser-âzât yapısıyla alakalı olsa gerektir. Kadılıktan hiç memnun olmadığını ve çok sıkıntı çektiğini şiirinde ve tezkiresinde belirtmiştir.

Âşık Çelebi hem anne hem baba tarafından âlim ve sanatçı bir aileden gelir. Küçük yaşlardan itibaren kıymetli hocalardan ders aldığı için kuvvetli bir edebî kültüre ve sağlam bir medrese bilgisine sahiptir. Nesir ve nazım tarzında başarılı olması, Arapça ve Farsçadan tercümeler yapması, Arapça Şakayık Zeyli yazması bu bilgisinin ve yeteneğinin kanıtlarıdır. Nesrini güzel bulduğunu ifade eden Âşık Çelebi, 16. yüzyılda nesir yazarlığında yeni bir soluk olarak ortaya çıkar. Nesirde seciyi başarılı bir şekilde kullanması, cümlelerinin uzun olmasına rağmen Türkçe kurallara uygun, sağlam, düzenli bir yapıda olması, devrin sosyal hayatını, kişilerin fizikî ve psikolojik tahlillerini başarıyla yapabilmesi, ayrıntılara özen göstermesi vb. açılardan nesrimizde bir çığır açmıştır. O, kelimelerin birden fazla anlamlarıyla ve çağrışımlarıyla bir söz cambazı ustalığıyla oynamıştır. Ancak bu vadide onun kadar ustaca kalem oynatmak hem yetenek, hem de bilgi işi olduğundan kendisini takip edebilen ve onun kadar başarılı bir eser ortaya koyabilen takipçileri çıkmamıştır.

Âşık Çelebi, edebiyatımızda nesir yazarlığıyla tanınmış olsa da şair olarak da incelenmeye değer bir şahsiyettir. Dîvânı dışında tezkiresinde ve tespit edebildiğimiz kadarıyla Pervane Bey mecmuasında şiirleri bulunmaktadır. Türk edebiyatının önemli şairlerinden Hayâlî Bey, Âşık Çelebi’nin yakın dostudur. Hayâlî, yazdığı şiirleri Âşık Çelebi’ye gösterip fikrini almadan edemez. Bazen Âşık’ın dediği şekilde beytini bile değiştirir (Kılıç 2010: 1549-1550). Bu durum da Çelebi’nin aynı zamanda eleştirmen bir yanı olduğunu gösterir. Zaten şairler tezkiresinde de bu özelliğini şairler konusunda yaptığı yorumlarda ortaya koymuştur.

16. yüzyıl Türk şiirinde yerli nitelikler göze çarpar. Bu nitelikler bilhassa Rumeli şairlerinde görülür. Divanlardaki şiirlerin konuları genellikle din, tasavvuf, hikmet, övgü, rintlik, tabiat vb’dir. Bu konular işlenirken yapılan benzetmelerde kullanılan mecazlarda çevrenin ve yerli unsurların şiire çokça girdiği görülür. Gelenek ve göreneklerle ilgili benzetmeler, deyimlerin mecazlı anlamlarından yararlanılarak yapılan sanatlar, çevre ile ilgili somut tasvirler ve benzetmeler gibi. Bir Rumeli şairi olan Âşık Çelebi’de de bu özelliklere rastlanır. Onun şiirleri, nesrinin aksine oldukça sade bir dil ve  yalın bir üslûpla yazılmıştır. Deyimlere, atasözlerine, devrin âdetlerine özellikle gazellerinde çok yer verir. Çelebi hep aşktan ve devrandan ıstırap çekmiştir. Kadılıktan hiç memnun olmamış, seyitliğine yeterince değer verilmemesinden yakınmıştır. Dîvânında yer alan 14 kasidenin hemen hepsinde bu memnuniyetsizliğini dile getirmiştir. Kasidelerinin biri na’t özelliği taşımaktadır. 117 gazelinin asıl konusunu aşk ve güzeller teşkil etmektedir. Ayrıca Serfice ve Narda’yı anlattığı tabiat tasvirlerine yer veren gazelleri ve Tuna nehrini kişileştirerek anlattığı kasidesi de orijinaldir. Tuna kasidesi divan şiiri vadisinde Tuna nehri üzerine yazılmış tek şiirdir. Şiirlerinde aşkı ifade ederken samimiliği ve sadeliği dikkat çekicidir. Bazen mısralarında halk koşmalarında ve dörtlüklerde görülen bir sadelik vardır. Onun aşkı genellikle cismanîdir. Ancak bazı beyitlerinde tasavvuf ehli bir insanın söyleyişine de rastlanır. Âşık Çelebi’nin Dîvânında kaside ve gazellerine göre küçük bir yer tutan musammatlarında da gazel ve kasidelerdeki üslûp ve muhteva hususiyetleri görülür. Murabbaları bestelenmeye müsait  yalınlıktadır.

Çelebi'nin çok sayıda eseri vardır ve bunlar önem sırasına göre şöyledir:


 Meşâ’irü’-Şu’arâ: Bu şairler tezkiresi Türk edebiyatında yazılmış en önemli biyografi kaynaklarından biridir. Eser, 976/1568-69 tarihinde tamamlanıp devrin sultanı II. Selim’e sunuldu. Tezkire, bir mukaddime ve şair biyografileri olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. Eserin diğer şair tezkirelerine oranla oldukça hacimli olan mukaddimesinde şiire dair verilen ayrıntılı ve orijinal bilgileri türün diğer örneklerinde bulmak mümkün değildir. Girişte, sözden hareketle şiirin manası, iç ve dış unsurları, Araplarda ve Osmanlı’daki tarihî gelişimi başka kaynaklardan alınan bilgilerle, Arapça, Farsça şiirlerle, ayet, hadis ve kelamlarla desteklenerek anlatılır. Ortalama 35 varaklık bu uzun mukaddimede, sözden hareketle şiir kavramı üzerinde durulur. Şiirin teşekkülü ve tarihçesi ayrıntılarına inilerek incelenir. Şiirin tarihini Hazret-i Âdem’den başlatan Âşık Çelebi, şiirin manasını, kısımlarını, Aristo’nun şiir görüşünü, İslamiyet’te şiirin fonksiyonunu, Araplarda şiirin tarihi seyrini anlattıktan sonra devrine kadar tahta geçen on iki Osmanlı sultanından, bunların şiire olan ilgilerinden ve şair olanlarından bahseder. Bu arada da Osmanlı’da şiirin tarihî gelişimini özetler. Daha sonra, şair saymadığı kişileri tezkiresine almadığından, eserine Meşâ’irü’ş-Şu’arâ adını vermesine rağmen aslında muhtevası itibariyle Tevârih-i Şu’arâ denilmesi gerektiğinden bahsederek giriş kısmını bitirir. Bütün bunları anlatırken zaman zaman yararlandığı kaynaklardan, kendi eserinden önce yazılan tezkirelerden, tezkiresinin yazılma macerasından ve hayatından söz eder. Bu arada birkaç şiirini de zikreder. Mukaddime bu şekliyle özellikle şiir ve şiir tarihiyle uğraşanlar için büyük önem arz etmektedir. Önsözden hareketle, müellifin bu bilgilerini toplarken çok sayıda yazılı ve sözlü kaynaktan yararlandığı söylenebilir.

Tezkirenin metin kısmında I. Murad’dan itibaren eserin bitirildiği 976/1568-69 yılına kadar yaşayan 426 şair ele alınmış, özellikle müellifin dostu olan şairler samimi ve esprili bir dille, teferruatlı olarak tanıtılmıştır. Şair sayısı açısından Türk edebiyatında kaleme alınmış altıncı büyük şair tezkiresidir. Tezkire yazarlarının bir kısmı ele aldıkları şairi bizzat incelemişler, şairin sanatı hakkında kendi yorumlarını yapabilmişlerdir. Büyük bir kısmı da kendisinden öncekileri taklit etmiştir. Âşık Çelebi ilk kategoriye giren nadir tezkire yazarlarındandır. Eserde kısa biyografilerde verilen bilgiler diğer tezkirelerden pek farklı değildir. Onun eserinin önemli tarafı bizzat şairinden öğrendiği veya yakınlarından duyduğu doğru ve geniş bilgiyi vermesi, bir psikolog gibi şairleri ve olayları tahlil etmesidir. Bu yönüyle eser bir edebiyat tarihinden çok hikâye, hatta roman havası taşımakta ve türünün tek örneğini teşkil etmektedir. Âşık Çelebi şairlerin sanat güçlerini değerlendirirken tarafsız olmaya çalışmakla birlikte zaman zaman bu değerlendirmeye kendi düşüncesini ve yorumunu da kattığı görülür. Eserde, insan tasvirlerinin yanı sıra birçok çalışmaya malzeme olabilecek, tarihçileri, sanat tarihçilerini hatta coğrafyacıları ilgilendiren İstanbul’un semtleri ve Rumeli şehirlerine dair tabiat ve mekân tasvirleri de mevcuttur. Tezkirenin eleştirilen yanı “ebced”e göre tertip edilmesidir. Bu tasnif tarzı eserin rahatça kullanılmasını engellemektedir. Eserin ebcede göre düzenlenmesinin sebebi, yazarın deyişiyle Latîfî’nin “yaran lokmasına tama edip”, Âşık Çelebi’nin fikri olan alfabetik sistemi Çelebi’den önce tezkiresinde kullanmasıdır. Âşık Çelebi, Latîfî’den farklı olma adına eserinde kullanılması zor olan ebced sistemini tercih etmiştir. Müellifin, biyografilerde uzunluk-kısalık açısından bir oran fikrinin olmaması, bazı meşhur şairleri eserine almayı unutması da eleştirilecek noktalardandır.

 Âşık Çelebi, üslûp sahibi bir yazardır. Kendisinden önceki yazarların eserlerini iyi özümsemiş, kendi bilgi ve yeteneğini bu birikimle ustaca harmanlayarak kendine has bir üslûp ortaya koymuştur. Çelebi, kültürlü ve sanatçı bir sülaleden geliyordu ve iyi bir eğitim görmüştü. Coşkulu, samimi, cana yakın bir tabiatı vardı. Tek dezavantajı kekeme olmasıydı. İşte o, akıcı bir şekilde konuşarak ifade edemediği duygularını ve düşüncelerini kalemi vasıtasıyla çevresine aktarmıştır. Bunu yaparken de Osmanlı Türkçesi yanında Arapça ve Farsça’ya hâkim olmasının avantajını da iyi kullanmıştır. Tezkiresinde Türkçe atasözü ve deyimler yanında Arapça, Farsça kelâm-ı kibar, atasözü, deyim ve halk tabirlerini de başarılı bir şekilde anlatıma sokmuştur. Yazarın üslûbu asıl mukaddimede ve dostları olan şairleri anlatırken ortaya çıkar. Buralarda dil, su misali akar gider. Okuyucu, edebiyat tarihinden çok hikâye ya da roman okuyormuş hissine kapılır. Mekân, vaka, eşya özellikle de kişi tasvirleri öylesine candan ve samimidir ki o yerler, olaylar veya portreler gözünüzün önünde canlanıverir. Onun nesrinde hâkim olan unsur samimiyettir; içinden geldiği gibi yazar. Âşık Çelebi’nin tezkiresinde kullandığı dil, oturmuş bir kültür dilidir. Kendine göre estetiği ve tadı vardır. Âşık Çelebi’nin dilinin en önemli özelliği gerek sanatlı ifadelerde gerekse sade söyleyişlerde hatta Türkçe kelimelerde seciyi başarıyla kullanmasıdır. Eser, Türk şairler tezkiresi geleneğinde başka örneği olmayan eşsiz bir çalışmadır.

Daha önce bu sahada yazılmış olan tezkireler, tezkireler dışında kalan mecmua, risale ve çeşitli meslek erbabını inceleyen biyografi çalışmaları, şairlerle ilgili olarak nakledilen rivayetler, şairlerin kendi eserleri, şairlerin bizzat kendileri Meşâ’irü’ş-Şu’arâ’nın kaynaklarıdır.

Tezkirenin on üçü yurt dışında olmak üzere 33 nüshası bilinmektedir. Müsvedde olan ve çok eksik, karmaşık durumda bulunan nüsha Topkapı Sarayı Ktp. Yeniler Nu. 60’ta kayıtlıdır. Müsveddeden sonra bilinen en eski nüsha 23 rebi’ü’l-evvel 975/1567-68 tarihli Selimağa Ktp. Hüdayî Efendi Nu.1157’de kayıtlıdır. British Museum’da 6434 numaralı nüshanın Meredith Owens tarafından 1971’de tıpkıbasımı yapılmıştır. Fatih Millet Ktp. Nu.772’de bulunan nüsha ise içinde barındırdığı 87 minyatür açısından çok değerlidir.

Meşâirü’ş-Şu’arâ, Filiz Kılıç tarafından doktora tezi olarak hazırlanmıştır. Çalışmada tenkitli metin, yazarın hayatı, edebî kişiliği verilmiş, tezkire şekil, üslup ve muhteva açılarından incelenmiştir. Eser daha sonra bazı ilavelerle basılmıştır.

Dîvân: Âşık Çelebi’nin şiirlerinin büyük bir kısmını topladığı Dîvânının bugün için bilinen tek nüshası Millet Ktp., Alî Emirî Manzum Eserler Kısmı Nu. 263’te bulunmaktadır. Dîvânda 14 kaside, 117 gazel ve musammatlar mevcuttur. Dîvânın ikinci ve yirmi altıncı varaklarından sonra yaprak kopması sebebiyle üç şiir eksiktir. Tamamı 55 varak olan dîvânın 49a, 50a-b, 51b, 53a, 54a-b ve 55b’inci varaklarda mektup örnekleri vardır. Âşık Çelebi Dîvânını 964/1556’dan önce Serfice’de kadı olarak bulunduğu sırada tertip etmiştir. Divan Filiz Hançerlioğlu (Kılıç) tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanmış, daha sonra eser e-kitap olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yayınlanmıştır. 

Tercüme-i Ravzatü’ş-Şühedâ: Ravzatü'ş-Şühedâ, Hüseyin Baykara'nın yakınında bulunan Hüseyin Vâ’iz’ Kâşifî'n 908/1502-3 yılında yazdığı Farsça eserdir. Konusu, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi hadisesidir. Eser, 953/1546-47'de bazı ilavelerle Âşık Çelebi tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Tercüme-i Şakâyıku’n-Nu’maniye: Taşköprîzâde’nin aynı addaki eserinin tercümesidir. Âşık Çelebi tercümeyi hocası Taşköprîzâde’ye takdim ettiği zaman, Taşköprîzâde üslûbunun sadeliğinden ve tercümeye muhtaç olmadığından kinaye olarak “Mevlânâ Âşık biz bunı Türkî yazmışduk tercümede bîhûde zahmet ihtiyâr itmişsüz” diye latife etmiştir.

Tercüme-i Tıbrü’l-Mesbûk fî Nasâyihi’l-Vüzerâ Ve’l-MülûkGazalî’ (450/1058-59-505/1111) Sultan Sencer’in huzurunda geçen konuşmaları sultanın  emri üzerine Farsça olarak Nasîhatü’l-Mülûk adını verdiği bir kitapta toplamıştır. Kitap, Tıbrü’l-Mesbûk fî Nasâyihi’l-Mülûk adıyla bilinmeyen bir kişi tarafından Arapçaya tercüme edilmiştir. Âşık Çelebi  Tercüme-i Tıbrü’l-Mesbûk fî Nasâyihi’l-Vüzerâ Ve’l-Mülûk  adını vererek eseri Arapçadan Türkçe’ye aktarmıştır. Mensur olan eser siyasetname türüne örnek teşkil eder.  

Tercüme-i Şerh-i Hadîs-i Erba’în: Kemal Paşazâde’nin (ö.1534) Şerh-i Hadîs-i Erba’în adı altında Arapça yazmış olduğu iki eserinden seçilen hadislerin nazım-nesir tercümesidir. Âşık Çelebi hadisleri Türkçeye tercüme ederken genel olarak Kemalpaşazâde’nin eserine sadık kalmakla birlikte yer yer ekleme ve çıkarmalar yapmıştır. Kaynaklarda eserin ne zaman tamamlandığı hakkında bilgi bulunmamaktadır. Şerh-i Hadis-i Erba’în’in yazma nüshalarından 968-971/1561-1564 yılları arasına yazıldığı tahmin edilmektedir. Eser Sokollu Mehmed Paşa’ya sunulmuştur. Eserin 8 yazma nüshası tespit edilmiş ve 5 nüsha karşılaştırılarak Yüksek Lisans tezi hazırlanmıştır. 

Şerh-i Hadîs-i Erba’în: Atâyî, Âşık Çelebi’nin bu ad altında iki eseri olduğunu ve birisinin Kemal Paşazâde’nin Arapça derleme ve şerhinin tercümesi, birinin de kendisinin derlemesi olduğunu zikretmektedir. Bursalı Tâhir’e göre de bunlardan biri matbudur. Tercüme-i şerh-i Hadis-i Erba’in’in bir nüshası Millî Ktp., Mikro Film Arşivi, A 1893’te kayıtlıdır.

Tercüme-i Ravzatü’l-Ahyârü’l-Müntehab min Rebî’i’l-Ebrâr: Tercüme-i Ravzatü’l-Ahyârü’l-Müntehab min Rebî’i’l-Ebrâr siyaset-nâme türündeki Hatib Kasım’ın Arapça eserinin tercümesi olup II. Selim’e takdim edilmiştir. Eserin Süleymaniye Kütüphanesi Laleli 1696’da, Süleymaniye Kütüphanesi Reşid Efendi 540’da, Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 3925’te, Süleymaniye Kütüphanesi Nuruosmaniye 3729’da, Hüseyin Kocabaş Kitaplığı Türkçe Yazmaları S.H.M.H.K.Yaz. 33’te, Almanya Milli Kütüphanesi Türkçe Yazmaları Ms. or. oct.2993’te kayıtlı nüshaları bulunmaktadır.

Tercüme-i Miracü’l-Eyâle vü Minhacü’l-Adâleİbni Teymiyye’nin (ö. 1328)  es-Siyâsetü’ş-Şer’iyyetü fî Islâhi’r-Râ’î ve’r-Râ’iyye adlı meşhur eserinin tercümesidir. Âşık Çelebi bu eseri II. Selim’e halini arz etmek ve kadılıkta çektiği sıkıntıları anlatabilmek için kaleme almıştır.

Âşık Çelebi, İbn Teymiyye’nin Siyâsetü’ş-Şer’iyye’sini tercüme etmekle kalmamış, kitabın ikinci kısmına devlet yönetimi ve siyaset hakkındaki kendi görüş ve tecrübelerini de eklemiştir. Böylelikle onun bu eseri hem bir tercüme hem de bir te’lif olma hususiyeti kazanmıştır. Âşık Çelebi’nin değindiği konular arasında kadıların durumu, devlet adamlarının dikkat etmesi gereken noktalar, ehl-i zimmet hakkındaki ahidnameler, Ebussuud Efendi’nin arazi ve vergi hukukuna dair fetvaları, beytülmâlin gelir ve giderleri gibi hususlar yer almaktadır.

Sigetvarnâme: Kanûnî’nin Sigetvar seferine ait manzum bir mesnevidir. Henüz ele geçmemiştir.

Mecmu’a-i Sükûk: Âşık Çelebi’nin mahkeme kâtipliği ve kadılıklarda kaleme aldığı edebî kıymeti olan ilamlardır.

Zeyl-i Şakâyık: Âşık Çelebi Arapça olarak Şakayık’a yazdığı bu zeyli Sokullu Mehmed Paşa’ya takdim etmiştir. Eserin Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi 15 Hk 1100/1’de, Köprülü Yazma Eser Kütüphanesi 34 Fa 1098/2’de nüshaları bulunmaktadır.

Şehrengiz-i Bursa: Bugün için elde bulunmayan bu eseri Âşık Çelebi 947/1541’de yazmıştır. Eser, Bursa güzellerini anlatan manzum bir risaledir.

Âşık Çelebi’nin bu eserleri dışında, şiir mecmualarında birçok şiiri ve bir münşaat teşkil edecek kadar nesir tarzında yazılmış eseri olduğu Fuat Köprülü tarafından ifade edilmektedir. Ancak, Pervane Bey Mecmuası’nda bulunan on kadar şiir dışında Ankara Millî Kütüphane ve İstanbul kütüphanelerindeki mecmualarda yapılan araştırmalarda Âşık Çelebi’nin şiirine rastlanmamıştır.


Kaynakça

Akbayar, Nuri (hzl.) (1996). Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmanî. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.

Akdağ, Bünyamin, (2019). Âşık Çelebi’nin Hadîs-i Erbaîn Tercümesi (İnceleme-Tenkitli Metin). Yüksek Lisans Tezi, Erzincan: Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi.

Aynur, Hatice; Niyazioğlu, Aslı. Der. (2011). Âşık Çelebi Ve Şairler Tezkiresi Üzerine Yazılar. İstanbul: Koç Üniversitesi Yay.

Canım, Rıdvan (hzl.) (2000). Latîfî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ ve Tabsıratü’n-Nuzemâ (İnceleme-Metin). Ankara: AKM Yay.

Deliorman, Altan (1975). Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe. İstanbul: Boğaziçi Yay.

Ergun, Saadeddin Nüzhet (1936). Türk Şâirleri. C.1. İstanbul: Suhulet Matbaası. 

Hançerlioğlu, Filiz (1988). Âşık Çelebi Dîvânı. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi.

İsen, Mustafa (hzl.) (1994). Künhü’l-Ahbâr’ın Tezkire Kısmı. Ankara: AKM Yay.

İsen Mustafa, Filiz Kılıç, İsmail Hakkı Aksoyak, Aysun Sungurhan  ve Mustafa Durmuş (2011). Şair Tezkireleri. Ankara: Grafiker Yay.

Kılıç, Filiz (hzl.) (1994). Meşâ’irü’ş-Şu’arâ, İnceleme-Metin. Doktora Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi.

Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâi’rü’ş-Şu’arâ (İnceleme-Metin). İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay.

Kılıç, Filiz. (hzl.) “Âşık Çelebi” http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-213614/h/asikcelebidivanifilizkilic.pdf [erişim tarihi: 03.03.2013].

Kılıç, Filiz ve Tuncay Bülbül (hzl.) (2017). Tercüme-i Tıbrü’l-Mesbûk fî Nasâyihi’l-Vüzerâ Ve’l-Mülûk (İnceleme-Metin) Ankara: TÜBA Yay.

Köprülü, Fuad (1965). “Âşık Çelebi”. İslâm Ansiklopedisi. C. 1. İstanbul: MEB Yay.

Owens, Meredith (1971). Meşâirü’ş-Şu’arâ or Tezkire of Âşık Çelebi. London.

Onuş, Muhammed Usame (hzl.) (2018). Mi’râcü’l-Eyâle-Âşık Çelebi’nin Siyâsetnâmesi, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yay.

Özçelik, Kenan (hzl.) 2016). Âşık Çelebi, Ravzatü’ş-Şühedâ Tercümesi. İstanbul: Doğu Kütüphanesi Yay.

Solmaz, Süleyman (2005). Ahdî ve Gülşen-i Şuarâsı. Ankara: AKM Yay.

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2009). Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü’ş-Şu’arâ.  http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-219121/h/girishc.pdf 

Sungurhan Eyduran, Aysun (hzl.) (2008). Beyânî, Tezkiretü’ş-Şu’arâ. Ankara: Kültür Bakanlığı e-kitap: http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-215416/h/giris.pdf 

Şemseddin Sâmî (1311). Kâmûsü’l-A’lâm. İstanbul.

Tatcı Mustafa ve Cemal Kurnaz (hzl.) (2003). Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri. Ankara: Bizim Büro Yay. 

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: PROF. DR. FİLİZ KILIÇ
Yayın Tarihi: 09.11.2013

Eserlerinden Örnekler

Meşâirü’ş-Şu’arâ’dan

Me’âlî: Babası kâzî-ı Yarhisarîdür, anası cânibi Fenârîdür. Merhûm-ı merkûm keyyis ü kûsec, sözi şîrîn ü yüzi gülec, nârîn-heykel ü nahîf-mizâc, zarîf-tab’ u mizâc-imtizâc, berrâş u ‘ayyâş, kallâş u evbâş, latîfe-cûy u bezle-gûy, esnâf-ı eş’ârda letâ’ife kâbil ve hezle mâ’il, hande-rû vü küşâde-şemâ’il. Mevâlî-i ‘asrdan mülâzım oldukdan soñra niçe zemân Tâcî-zâde ve Zîrek-zâde’ye medrese içün mülâzemet idüp âhir müyesser olmadukdaAhmed Paşa’nuñ, Mısrâ’:

Hükm-i sultândur siyâset aglama cellâddan

gazelinüñ âhir mısrâ’ların tazmin idüp bir gazel dimişdür.

(…)

Merhûmuñ pisi mersiyesi ve sâ’ir hezliyyâtı meşhûr ve mecmû’alarda mestûrdur. Ekser-i evkâtı ol makûle hezliyyâta gider imiş. Ol sebebden ashâb-ı devlet anda ser ü sâmân ve sekine vü itmi’nân fehm itmeyüp ekseri sâhib-i-keder imiş. Âhir merkûm kazâya rızâ virür görürler Mihalıç ve Kebsud ve Fart kazâsın cem’ idüp aña virürler. Ol vakt dimişdür ki Beyt:

Kâzî-ı Mihalıç u Kebsud u Fart

Elüñ oglanın osurdur part part

(…)

Sofya’ya ve Filibe’ye kâzî olup Gelibolı’da kâzî iken sene isnâ ve erbâ’în ve tis’ami’ede müteveffâ olmışdur. Mezârı anda meşhûrdur ve türbe ile ma’mûrdur ve mu’tekid ü mazûrdur. Târîh-i vefâtı budur.Târîh:

Me’âlî çünki ‘azm itdi kapuña

Hudâyâ rahmetüñle eyle tekrîm

Habîbüñ hürmet içün yâ İlâhî

Müyesser kıl aña cennetde tesnîm

Vefâtına melekler didi târîh

Me’âlî Hakk’a kıldı cânı teslîm

Eş’ârı hoş-âyende vü küşâyendedür.

(…)

Merhûm Mihalıç kâzîsı iken bir latîfesi vâkı’ olmışdur, eger sıdk u eger kizb halk içinde şâyi’olmışdur. Binâ’en-’alâ zâlik îrâd olındı. Hikâyet: Efendi sa’âdet ile Mihalıç’da kâzî ve hükm ü fermânına halk-ı vilâyet râzî iken şehrde bir kuloglı efendisi ve dil-firîblikde şehr oglanlarınuñ çak ögündisü bir şûh-çeşm ü hoş-nümâ dil-rübâya ‘ışk-bâzlık u mahabbet-perdâzlık ider. Dil-ber çeşm-i pür-âşûbı gibi fettân ve zülfi gibi çok başlı âfet-i devrânmış. ‘Ayyârlıkda ‘Amr’ın başından külâhın çalar ve gerdenkeşân-ı ‘ayyâruñ gözinden sürmesin siler güzel imiş. Kâzî-ı miskîn cevâmi’de ve mecâmi’de dil-bere gözin süzüp gögsin dögüp vâlihlendükçe dil-ber dürlü dürlü şîveler ü ‘işveler ü kirişmeler idüp gâh hışm ile gamzeler gâh tebessüm ile şekerhandeler idüp kâzî-ı derdmendi lutf-ı nevâziş ile şermende ider. Derdmend kâzî hırmen-i sabr u karârı ber-bâd ve hâne-i tahammüli yirinden yıkıp kasr-ı üstüvâr-ı ‘ışkı âbâd ider. Avuçdaki yil gibi elden ele varur. Kâr câna ve kârd üstühâna irdügin görür. Gâh tûmâr-ı şi’r ile ve gâh nâme-i nesr ile şem’-i kâfûrî gibi ol âteş-i ruhsâra hâlin yanar ve gâh peygâm u i’lâm ile derd-i nihânın izhâr eyler. Ol ‘ayyâr u tarrâr dahı gâh yüzine nazar-ı şefkat ile bakar ve gâh köse sakalına güler. Âhir kâzî Efendi kurı temâşâya kanâ’at itmeyüp vuslat u sohbet ârzû eyler belki ümmîd-i bûs u kenâr u pehlû eyler. Dil-ber haber gönderüp Efendi hazretlerinüñ emr-i şerîşerine inkıyâd nice vech ile bize vâcibdür. Bir budur ki şehrümüze hâkimdür ve kendü ‘âlimdür. İkinci budur ki ehl-i ma’rifet ü Fürs-dân sâhib-i kemâl ü ehl-i ‘irfândur. Kendüleri merdüm-zâde ve tab’ları zarîf ve hâtırları şâtır u küşâdedür. Kâşkî cemî’ rûzgârumuz hıdmetlerinde ve ser-mâye-i ‘ömrümüz sohbetlerinde sarf olınup hırmen-i kemâllerinüñ hûşe-çîni ve süfre-i fadl ü ifdâllerinüñ rîze-güzîni olup nakd-i hüsnümüz yirine harc olaydı ve metâ’-ı ‘ışkumuz revâc bulaydı. Ammâ şehrümüz halkı rûstâyî ve sâde-rûları hercâ’îdür. ‘Ayb-bîñler ü ta’n-âyînlerdür. Âşkârâ musâhabet idersek gâh na’le gâh mîha kakarlar, gice kâzî evine varur diyü sebû gibi kulplar takarlar. Bizüm hod ne ‘ırz u nâmûsumuz ola. Garaz anlaruñ ‘ırzın himâyetdür ammâ sâde sultânı tenhâca sohbet buyururlarsa hıdmetinde dâmen-der-miyân bezmlerinde câmumuz rûşen idüp yanup yakılmasa şem’ gibi hâzır-baş ve micmer gibi âteş-der-cânuz diyü haber gönderdi. Kâzî Efendi Şâvur’dan bu haber-i rûh-efzâ ve peyâm-ı dil-küşâyı ki işitdi geh şevkınden ‘aklı gitdi geh hayretinden ensesi anıttı. Bir zemândan ki bir mikdâr cânı yirine oturdı ıztırâbından gâh kalkdı gâh turdı. Ferahından aglayup evvelâ hakka’l-kudûm Şâvur Beşîr’üñ ayagına göz görmedük dürler döküp kulaklar işitmedük gevherler nisâr itdi. Beyt li-muharririhi.

Zer ister iseñ cânuma minnet yüzüm üzre

La’l u dür ü mercân ise iki gözüm üzre

Garaz mücerred anlaruñla şeref-i telâkdur ve biz dahı tarafeynüñ nâmûsın sakınmak üzerümüze lâzımdur ki bizüm tâ’ife şâhid-bâzlık töhmetiyle şöhre-i âfâkdur. Murâd tenhâca ol şem’-i hüsn ile âteş-i ‘ışkdan yanışmak ve lu’bet-bâz-ı ecel beydak-ı mevt sürüp rûha şâh mât dimedin fi’l-cümle bir nat’da oturup şatranc-ı mahabbet konışmakdur. Onlar bizümle olıcak cihânı n’eyleyelüm belki cânân olmayıcak cânı n’eyleyelüm. Anlarla ben tag üsti bâg ve pertev-i hüsnleri ile her seng-rîze bir şebçerâgdur. Hemân tîz viren tîz murâdına irmiş, öñ sunanı gözi açıklar uçmakda gördük diyü haber virmiş. Ümmîddür ki ümmîd-i visâl ‘ahd-i muhâl olmaya ve biz intizâr ile helâk olup anlara vebâl olmaya didi. Dil-ber dahı biz ‘ahdümize tururuz ve vefâ vü sadâkatden dem ururuz. Şehrde sohbet ‘asîrdür ammâ şehr civârında çiftlik-şekl bir vîrânemüz vardur gerçi ne binâsı dil-küşâ ve ne hevâsı dil-pezîrdür ammâ dil-i ‘âşık gibi çeşm-i a’dâdan sad merhale dûrdur ve kûy-ı vefâ gibi seng-i ta’n-ı âşnâ vü bîgâneden mehcûrdur. Yanlarında câ’iz olursa fülân gün, Beyt:

Sefer olur mübârek çün seherde

Bulınsunlar seher vakti seferde

Dervâze-i şehrden taşra fülan kûçeye tenhâca buyursunlar, kulların sâyeveş rikâblarında hâzır görsünler didi. Efendi ber-ser ü çeşm diyüp ol gice şevkınden uyumadı, sabâhı diri tutup encüm gibi şevkden gözin yummadı. Meh-tâbı görüp seher sanup abdest aldı gördi ki sabâh degül. Abdest yufa gitmesün diye teheccüd namâzın kıldı. Hayretinden iki rek’at namâz kılınca üç dört kerre yañıldı, hurûs giç ötdügiçün bogazlayıcak oldı ve mü’ezzin vakt bilmez diyü yirin alacak oldı. Üç dört kerre at eyerleñ didi eyerlediler ve sâyis-hâne semerlediler. Efendi sâyishâne vü rikâbdâr refîk ü hıdmetkâr gerekmez. Korkulu düş gördüm, at arkası mübârekdür dirler; sâyis-i mübârek at eyerlesün, tenhâca etrâf-ı şehri tavâf iderem yine ‘ale’l-fevr gelür giderem didi. Her çend yalñuz binmek ‘ırza muhilldür dost u düşmen içinde hod görinürsiz münâsib degüldür didiler, olmadı. Zarîf ‘imâme ve nazîf câme giyüp berşin iftâr itdi ve kendin ata süvâr itdi. fievkınden dül-bendin göge atdı, atın gâh kalkıtdı gâh sıçratdı. Menzil-i ma’hûda gelüp dil-beri hâzır ve şûh u şâtır gördi. Leb-i hande-zenân ve kirişme-i cân-sitânla Efendi’yi selâmladı. Efendi dahı kelâm-ı ‘ışk-engîz ve peyâm-ı şevk-âmîzle dil-beri i’zâz u ikrâmladı. Harf-zenân ve tebessüm-künân gitdiler. Cevân ‘işve vü şîve ile kâzînuñ varlıgın aldı, kâzî at üstinde kâleb-i bî-cân kaldı. Tarafeynden şikâyet-i hicrân u firkat ve vasl u vefâ ile istimâlet oldı. Nâ-gâh karşudan bir iki hâne görindi. Her biri dil-i hasûddan tîre vü teng ve kef-i bahîlden hîre vü bî-direng; sakfı himmet-i dundan pest, sütûnı azlâ’-ı ‘uşşâkdan şikest, üzerlerine duhân çökmiş gûyâ ki tag başıdur tuman çökmiş. Meger kûy cüzâmân ve menzil-i her bî-ser ü sâmân imiş. Aña karîb olduklarında dil-ber söze gelüp efendi hazretleri bu kûyuñ hevâsı vahîm ve suyı ‘ayn-ı mâ’-i hamîmdür. Esâsı mukassî ve hevâsı katı’ ıssıdur. Ammâ bir ‘aceb hâssası vardur ki hevâsı vahîm iken mukavvi ve âbı hamîm iken müşehhîdür. Siz yab yab buyurun ben evvelce varayum bir anbâr öñcügezin tahliye ideyüm. Mümkin oldukça nat’ u firâşe tehyi’e ideyüm didi ve yortdı. Gelüp cüzâmların imâmların ve içlerinden be-nâmların cem’ idüp, Nazm:

Müjde olsun ki günüñüz togdı

Topuñuz gün gibi göge agdı

Beni sanmañ ki kurı yumuş oglanıyam, hükm-i şâhî ile gelmiş hâdim-i hakanıyam. Hâliyâ pâdşâh-ı heft-iklîm Sultân Selîm musâhiblerinden birisi takdîr-i İlâhî ile rencüñüze mübtelâ

oldı, ‘ilâcı sebeb-i ‘acz-i etibbâ oldı. Baña koşup bunda gönderdiler ammâ kendünüñ âgâhı yokdur ve bu vaz’dan dil-hâhı yokdur. Yetmiş iki dereden su getürdüm, biñ hîle ile kûyuñuza yetürdüm. Şöyle ki yanın bekleyesiz ve göñlin egleyesiz. Bunda karâr ide ve sohbetüñüz ihtiyâr ide. Kendünüñ mâlı vâfir, niçe evkâf tertîbine kâdirdür. İnşâ’allâh bunda niçe hayrlar vakf itse gerekdür, açlarıñuz ve muhtâclarıñuza neler sarf itse gerekdür. Pâdşâh dahı işidüp size in’âmlar idüp fakrdan halâs ide belki size niçe kûylar hâs ide. Artuk ne çifte varuñ ne kullıga, ölince tevbe yohsullıàa. Ammâ temÀm gelüp oturmayınca ve beni göndermeyince siz ne kendüñüz gösterüñ ve ne vücûduñuzdan nâm u nişân virüñ didi. Bunlar işidüp şâd olup her biri mâl bulmışa dönüp âs gibi inli inine ve çâh-ı zîr-i zemînine girdiler. Dil-ber bir anbâr öñin bulup mümkin oldukça köhne hasîr pârelerle ve arkalarından arta kalan nâ-çâre âvârelerle t ezyîn eyledi. Bir keçe pâresin bister ve bir bayat etmek hurdesiyle tolmış hegbeyi bâlîn eyledi. Andan i’tizâr iderek ve mekânuñ kabâhatinden ve vekâhatinden ‘acz ü şerm izhâr iderek Efendi’yi istikbâl eyledi. Her adımda bir âdem öldürüp ve her dilde bir ‘âkılı deli idecek gunc u delâl eyledi. Huzûruñuzda hicâbdan ve kusûr-ı hıdmetden ıztırâbdayum. Garaz şeref-i sohbetüñüz ve kabûl-i hıdmetüñüzdür, kusûrumuz ma’zûr ve ‘aybumuz dâmen-i ‘afv ile mestûr gerekdür diyü üzengilerin tutup koltuklarına girdi, kâzîyı indirürken boynın kokup belki yüzin yüzine sürer gibi olup efendi-i miskin dil-berüñ üzerine düşüp kendüyi virdi. Bir zemân bûy-ı gîsû-yı ‘anberînleri ile bî-hûş oldı, haylî müddet nutka kâdir olmayup hâmûş oldı. Ba’dehu benüm efendicigüm ne mahall-i ‘özr-i taksîrdür. Hemân âfet âfet-i te’hîrdür, şerefü’l- mekân bi’l-mekîndür, bu sa’âdet bize hemîndür ki hayâlüñden bedel visâlüñ hemnişîndür.

(Kılıç, Filiz (hzl.) (2010). Âşık Çelebi, Meşâi’rü’ş-Şu’arâ (İnceleme-Metin). İstanbul: İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yay. 761-781.)

 

Dîvânından

Gazel

Dilde ‘ışkunla dâg yandurdum

Yine ben bir çerâg uyandurdum



Yâr sevmez dimiş beni cândan

Cân virüp yolına inandurdum



Hecr ile çökmiş idi hâne-i dil

Tîr-i yâr irişüp tayandurdum



Şemmesin nakd-i cân ile aldum

Zülf-i yâri ‘aceb tolandurdum



Medh idüp şekkerîn lebin ‘Âşık

Tûtînün agzını sulandurdum

(Kılıç, Filiz. “Âşık Çelebi” http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-213614/h/asikcelebidivanifilizkilic.pdf [erişim tarihi: 03.03.2013].) 


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1Zeynel Beksaçd. 21 Şubat 1952 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
2ŞEM\'Î, Prizrenli Şem\'îd. ? - ö. 1529-1530Doğum YeriGörüntüle
3Taner Güçlütürkd. 20 Ocak 1980 - ö. ?Doğum YeriGörüntüle
4BÂLÎ ÇELEBİ, Edirnelid. 1512-1520 yılları arasında - ö. 1594\'ten önceDoğum YılıGörüntüle
5Celîlî, Abdü’l-celîl Efendid. 1520 - ö. 1566Doğum YılıGörüntüle
6ŞEMSÎ, Şemseddîn Sivasîd. 1520 - ö. 1597Doğum YılıGörüntüle
7YARKENDÎ, Yusuf Kedirhand. ? - ö. 1572Ölüm YılıGörüntüle
8CEVHERÎ, Sarhoş Bâlî Efendid. ? - ö. 1572-73Ölüm YılıGörüntüle
9LÂLÎ, Şeyh Lâlî Deded. ? - ö. 1572-73Ölüm YılıGörüntüle
10SIRRÎ, Muharrem Hilmi Kösetürkmend. 1878 - ö. 1964MeslekGörüntüle
11SELÎM, Kavsara-zâde Mehmedd. 1661 - ö. 1725-26MeslekGörüntüle
12SÂDIK/SÂDIKÎ, Sadreddin-zâde Mehmed Sâdık Efendid. 17 Aralık 1630 - ö. Kasım-Aralık 1709MeslekGörüntüle
13AHMED, Ebussuûdzâde Ahmed Efendid. 1537 - ö. 1562Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14MÎRÎd. ? - ö. 1599Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15KEŞFÎ, Mustafâ Keşfî Efendid. ? - ö. 1617\'den önceAlan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
16GÜLEBİ/GÜLEBİOĞLU, Kadir Gülsoyd. 1926 - ö. ?Madde AdıGörüntüle
17MEDHÎ, Derviş Hasand. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle
18AHMET TURAN YANCId. 1932 - ö. ?Madde AdıGörüntüle