BAHÂYÎ, Mehmed Efendi

(d. 1601/1010 - ö. 1654/1064)
divan şairi
(Divan/Yazılı Edebiyat / 17. Yüzyıl / Anadolu-Osmanlı-Türkiye)

Osmanlı Devleti'nin 32. Şeyhülislâmı olan Bahâyî Efendi’nin, asıl ismi Mehmed olup, İstanbul'da doğmuştur. Doğum tarihiyle ilgili olarak kaynaklarda 1004/1595 ve 1010/1601 olmak üzere 2 ayrı tarihe rastlanmaktadır. Şairin gerek kendi devrinde, gerekse sonraki devirlerde yazılan biyografik eserlerde doğum tarihi "[...] bin on hududunda..." şeklinde başlayan cümlelerle ifade edilmiştir. Müstakimzâde Süleyman Sadeddin'in Mecelletü'n-Nisâb ve Tuhfe-i Hattatîn adlı eserlerinde Bahâyî'nin 54 yaşındayken vefat ettiği belirtilmektedir. Şairin ölüm tarihi 1064/1654'dür. 54 yaşındayken öldüğüne göre; doğum tarihinin 1010/1601 olduğu açıktır (Uludağ 1992: 3, 15).

Bahâyî; ilim, kültür ve içtimai mevki bakımından yüksek bir aileye mensuptur. Babası Tâcü't-Tevârîh sahibi Hoca Sadeddin Efendi'nin dördüncü oğlu olan Rumeli Kazaskeri Azîz Efendi'dir. Bu sebeple "Azîzzâde” ünvanıyla da anılır. Annesi ise Ebussudzâde Mustafa Çelebi'nin kızıdır. Bahâyî, ailesi tarafından yüksek bir kültür ve sosyal seviyeye sahip olmuş, en ileri ilim müesseselerinden ve âlimlerinden devrinin gerektirdiği usûl ve ölçülere uygun, tam bir eğitim ve öğretim görerek yetişmiştir. 1617’de babasıyla birlikte Hicaz’a gitmiş ve hacı olmuştur. Döndükten sonra ilmiye mensubu ailelere tanınan imtiyazlardan faydalanarak genç yaşta müderris olup, 1630 yılına kadar İstanbul'un çeşitli medreselerinde bu görevini yükselerek sürdürdü. 1631’de Selanik kadısı oldu. Meslek hayatı oldukça hareketli ve hadiseli geçti. XVII. Asır Osmanlı ilim, idare ve siyaset adamlarının pek çoğunun yaşantısında görülen ve zamanın içtimai, siyasi ve idari yönetimindeki bozuklukların bir tezahürü olan tayin, terfi, azil ve sürgünleri Bahâyî’nin hayatında da görmek mümkündür.

1633 yılında hayatının en acılı ve sıkıntılı sayılabilecek bir döneminin başlangıcına sebep olan Halep kadılığına tayin edildi. Halep valisi Ahmed Paşa ile geçinemeyen Bahâyî, bu valinin "keyif verici maddelere düşkün olduğu, tütün çubuğunu elinden düşürmediği, adli ve idari görevleri yerine getiremeyeceği" şeklindeki ağır ithamlarına maruz kaldı. Bu ihbar üzerine zaten tütün içmeyi şiddetle yasaklamış olan Sultan IV. Murad, Bahâyî'yi görevden alarak Kıbrıs'a sürgün etti. Burada bir yıl süreyle kalan şair geçim sıkıntısıyla zor günler yaşadı.. Kıbrıs’taki sürgün günlerinde affedilmesi için dilek ve yakarış dolu Niyâznâme adlı mesnevisini yazıp Sultan IV. Murad'a sundu. Bunun üzerine 1636’da affedilerek İstanbul'a dönmesine müsaade edildi. 1638 yılında yeniden göreve çağrıldı ve Şam, 1644'te Edirne, 1645'de İstanbul kadılıklarında bulundu. 1646'da Anadolu kazaskeri olan Bahâyî, bir ay sonra da Rumeli kazaskerliğine atandı. Aynı yıl bu görevinden azledildi. Bir süre sonra tekrar Rumeli kazaskerliğine getirildi. 18 Temmuz 1649'da Şeyhülislâmlık mertebesine yükseldi. “Gelmedi dehre Bahâyî gibi âlim müftî” mısraıyla şeyhülislâmlığa atanmasına tarih düşürülmüştür. Ancak gerek devlet ve ordu kademelerinden, gerekse saray çevresinden tayin, terfi konusunda kişisel istekler ve kayırma beklentileri başladı. Bahâyî bu istekleri yerine getirmediği için sözü edilen çevrelerce aranan bir adam olmaktan çıktı. Ayrıca makamına göz dikenler de vardı. Bu sebeplerden Bahâyî'yi görevinden almak için çareler aranmaya başlandı. Tütün içmenin haram olmadığına dair verdiği bir fetva aleyhine delil olarak kullanılmak istendi. Fakat onu şeyhülislamlıktan eden asıl olay; İzmir kadısı Hâşimîzâde'nin bir İngilizin, İngiltere konsolosundan 200 akçe alacağı olduğunu ileri sürmesi üzerine zuhûr etti. Hâşimîzâde, konsolosu sorguya çekmek isteyince konsolos bunun iki devlet arasındaki kapitülasyon hükümlerine aykırı olduğunu bahane ederek mahkemeye saygısızlıkta bulunmaya başladı. Şeyhülislâm Bahâyî bu olay üzerine İngiliz elçisinden konsolosun görevine son vermesini istedi. Fakat olumlu cevap alamayınca elçiyi kendi konağında hapsettirdi. Fırsatı kaçırmayan ağalar toplanıp şeyhülislâmın görevden alınmasını istediler. Bu istek önce reddedildi ama ikincisinde onaylandı ve 1651’de görevinden azledilerek Midilli'ye sürgün edildi. 1652'de ikinci defa şeyhülislâm tayin edildi.

Bahâyî'nin ikinci şeyhülislâmlığı kendi kuruluşu içinde kalan bazı küçük tayin ve terfi anlaşmazlıkları dışında ilkine kıyasla daha sakin geçti. Zaten kendisi de eskisi gibi meselelere fazla karışmayıp, işleri daha çok çevresinden yakın saydığı kişilere bıraktı. Ölümüne kadar bu görevde kaldı. Bahâyî, zamanın ağır ve çok tehlikeli bir boğaz hastalığı olan boğmacaya tutuldu ve hastalandıktan 3 gün sonra 4 ocak 1654 cuma günü öldü. Ölüm tarihi (1064/1654) konusunda kaynaklarda müştereklik vardır. Fatih Câmiî’nin Darüşşafaka kapısına açılan kapısı civarında, son zamanlara kadar Bahâyî Suffesi adıyla anılan yere defnedilmiştir. Kabri, buradan yol genişletilmesi sebebiyle kaldırılarak karşı taraftaki günümüzde yoldan yüksekçe kalan hazireye nakledilmiştir. Mezar taşında ölümüne düşürülmüş şu tarih mısraı kayıtlıdır: “Menzilün fırdevs ola el-fâtiha” (1064).

Keskin bir zekâya ve kuvvetli bir hafızaya sahip olan Bahâyî Efendi küçük bir Dîvân sahibidir. Bir dîvânçe de diyebileceğimiz eserin İstanbul kütüphanelerinde 28 adet yazma nüshası vardır. Dîvân Sadettin Nüzhet tarafından 1933 yılında neşredilmiştir. Ayrıca Haluk İpekten danışmanlığında Erdoğan Uludağ tarafından yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.

Bahâyî Dîvânı'nda biri kaside-i beçe olmak üzere 6 kaside, 42 gazel, 2 mesnevi, 2 tarih, 8 kıt‘a, 21 rubai ve 1 beyit vardır. Dîvân'da tüm şiirler din dışı konulardadır. Şiiri ve mesleğini birbirine karıştırmamaya dikkat eden şairin divânında tevhid, münacat, na‘t gibi şiirler yoktur. Mevcut 6 kasidenin 5’i zamanın padişahı IV. Murad, 1’i IV. Murad'ın muhasiplerinden Silahdar ve Kapdan-ı derya Mustafa Paşa vasfında övgüdür. Bahâyî'nin 6 kasidesinin de, 1622'den 1640'a kadar padişahlık yapan IV. Murad devrinde yazılmış olması dikkate şayandır. Zira, Bahâyî 54 senelik yaşantısında 6 ayrı padişah (I. Ahmed I. Mustafa, II. Osman, IV. Murad, Sultan İbrahim ve IV. Mehmed) devri görmüştür. Bunlar içinde IV. Murad haricindeki diğer padişahlara kaside sunmaması ilginçtir. Halbuki hayatı azil ve sürgünlerle geçmiş şairin diğer padişahlar devrinde de hayatı ve mevkii bakımından mevcut padişaha kaside sunma gereği ile karşılaşmış olması lazımdır. Bahâyî'nin bu tavrını karakterine bağlamak mümkündür. O, her makam, mevki sahibine değil de beğendiği, takdir ettiği kişilere kaside sunmuştur denilebilir. Bahâyî için bir kaside şairidir denemez. Şairin kasidelerinde methettiği kişiler hakkında kullandığı kelime ve deyimler, genellikle telmih, teşbih ve mübalağa sanatlarıyla hayatiyet bulmuştur. Bahâyî'nin kasidelerinde belli bir ustalığın mevcudiyeti görülmesine rağmen sanat değeri açısından gazelleriyle kıyaslamak mümkün değildir. Bahâyî Dîvânı'nda 4’ü müzeyyel 42 adet gazel vardır. Gazelleri daha ziyade 5 beyitlidir. Bu şairin söz kalabalığından kaçınmağa özen gösterdiğinin, az sözle çok şey söyleme cihetine gittiğinin işaretidir. Şiirinde mana ve hayal dolgunluğuna önem vermiş, mısraları titizlikle işlemiştir. Şiirleri şekil bakımından kusursuzdur. Çirkin, zevksiz ve ahenksiz bir kelimeye rastlanmaz. Az sayıdaki gazelleri ona divan şairleri arasındaki yerini ve şöhretini kazandırmıştır. Aşıkâne olan bu şiirlerin hepsi belli bir seviyenin üzerinde, güzel şiirlerdir. Köprülü (1931:325) 17. asra ait mukaddimesinde; " Bahâyî ince ve zarif gazelleriyle mühim bir mevkie sahiptir" diyerek O'nun gazelciliğini takdir eder. Gazellerinde dolgun bir içerik, akıcı ve yumuşak bir söyleyiş, duygulu bir anlatım vardır. Çağının yaşama biçimini, kişisel duygularını şiirleştirmede başarılıdır. Çağdaşlarına oranla, çok az şiir yazmasına karşılık yaratıcı gücünü ortaya koyabilmiştir. Bahâyî Dîvânı'nda yer alan 2 mesnevî de Sultan Murad'ın vasfında övgüdür. İlki 88 beyitlik bir Sâkînâme; ikincisi Bahâyî'nin Kıbrıs'taki sürgün günlerinde Sultan IV. Murad'a affedilmesi amacıyla yazdığı yakarış ve övgü dolu 287 beyit tutarındaki Niyâznâme'dir. Mesnevîlerinde de -özellikle ilk beyitlerde- gazellerinde görülen o aşıkâne, ve insanı içten saran bir duygusallığı hissetmek mümkündür.

Bahâyî âlim ve şairliğinin yanı sıra aynı zamanda iyi bir hattat ve bestekârdır da. Çok güzel hüsn-i hat örnekleri sergileyen Bahâyî, musikiyle de ilgilenmiş ve besteler yapmıştır. Ali Ufkî Bey’in notaya aldığı “Evc beste” günümüze kadar gelmiş bir eserdir (Elçin 1976: 252). Sanatçı için etkilenmek kaçınılmaz bir olgudur. Bahâyî öncelikle yüzyılın şiir üsluplarından olan Sebk-i Hindî’nin etkisi altındadır. Türk edebiyatında etkisinde kaldığı 2 zirve isim; 16. yüzyılın usta şairi Bâkî ve çağdaşı olan, büyük hayranlık duyduğu Şeyhülislâm Yahyâ’dır. Gazellerinde bu iki şairin yolunu izledi. Neşeden çok umutsuzluğun göze çarptığı gazellerinde, hayal ve duygu bakımından olduğu kadar anlatımı bakımından da etkileyici şiirler yazmıştır. Dîvân’ındaki kıt’alardan birini Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye takdim etmiş o da şaire Bahâyî mahlasını vermiştir. Nâilî, Neşâtî, Güftî, Cevrî, Nâbî, Nazîm ve Aynî, Bahayî vasfında kasideler yazmışlar ve çeşitli şiirlerine tahmis ve nazireler yazmışlardır.

Kaynakça

Akbayar, Nuri (hzl) (1996). Mehmed Süreyya Sicill-i Osmânî. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yay.

Altınsu, Abdulkadir (1972). Osmanlı Şeyhülislâmları. Ankara: Ayyıldız Matbaası.

Beliğ, Bursalı İsmail. Zeyl-i Zübdetü’l-Eş‘âr. İstanbul Üniversitesi Ktp. TY. Nu. 1182. vr. 8b.

Bursalı Mehmed Tâhir (2009). Osmanlı Müellifleri. Ankara: Bizim Büro Yay.

Elçin, Şükrü (hzl.) (1976). Ali Ufkî Mecmûa-i Sâz u Söz. (Tıpkıbasım). İstanbul: KB Yay.

Ergun, Saadeddin Nüzhet (1933). Şeyhülislâm Bahâyî Hayatı ve Eserleri. İstanbul: Kanaat Kitabevi.

Ergun, Saadeddin Nüzhet (1935-45). Türk Şâirleri. C.2. İstanbul: Zaman Kütüphanesi Yay.

Gibb, E. J. Wilkinson. (1999) Osmanlı Şiir Tarihi. C. 3-5. çev. Ali Çavuşoğlu. Ankara: Akçağ Yay.

Gökyay, Orhan Şaik (1972). Kâtib Çelebi Mizânü’l-Hakk. İstanbul: MEB Yay.

İlmiye Salnâmesi (1334). İstanbul.

İpekten Haluk vd. (1988). Tezkirelere Göre Divan Edebiyatı İsimler Sözlüğü. Ankara: KB Yay.

İpşirli, Mehmet- M. Uzun (1991). “Bahâyî”. İslâm Ansiklopedisi. C. 4. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.

Kâtib Çelebi (1146) Takvimü’t-Tevârih. İstanbul.

Kocatürk, Vasfi Mahir. (1970) Büyük Türk Edebiyatı Tarihi. Ankara: Edebiyat Yay.

Köprülü, Mehmed Fuad (1931). Eski Şairlerimiz Dîvân Edebiyatı Antolojisi. İstanbul: Muallim A.Halit Kitaphanesi Yay.

Mehmed Tevfik (1290). Kafile-i Şu’âra. İstanbul.

Muallim Nâci (1308). Esâmî. İstanbul.

Mucîb, Mustafa. Tezkire-i Şu‘âra. İstanbul Üniversitesi Ktp. TY. Nu. 3913. vr. 3a-3b.

Müstakimzâde Süleymân Sadettin (1978). Devhatü’l-Meşâyıh (Tıpkıbasım). İstanbul.

Müstakimzâde Süleymân Sadettin. Mecelletü’n-Nisâb. Süleymaniye Ktp. Halet Efendi bl. Nu. 628. vr. 150b.

Naîmâ, Mustafa Efendi (1280). Tarih-i Naîmâ. İstanbul.

Özcan, Abdülkadir (hzl.) (1989) . Şeyhî Mehmet Efendi Şakâik-i Numaniye ve Zeyilleri Vekâyiü’l-Fudalâ. İstanbul: Çağrı Yay.

Rızâ, Mehmed. Tezkiretü’ş-Şu‘âra. Süleymaniye Ktp. Aşır Efendi bl. Nu. 243. vr. 10a.

Safâyî, Mustafa. Tezkiretü’ş-Şu‘âra. Süleymaniye Ktp. Esad Efendi bl. Nu. 2549. vr. 32b.

Şemseddin Sâmî (1306). Kâmûsü’l-A’lâm. İstanbul: Kaşgar Neşriyat.

Tolasa, Harun (1979). Şeyhülislâm Bahâyî Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler. İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

Uludağ, Erdoğan (1998). “Dîvân Edebiyatı Türlerinden Sâkînâmeler ve Şeyhülislâm Bahâyî’nin Sâkînâmesi”. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi. (9): 49-65.

Uludağ, Erdoğan (1996). “Şeyhülislâm Bahâyî ve Dîvânı Üzerine Birkaç Söz”. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi. (2): 131-136.

Uludağ, Erdoğan (1992). Şeyhülislâm Bahâyî Dîvânı: İnceleme-Karşılaştırmalı Metin. Yüksek Lisans Tezi. Erzurum: Atatürk Üniversitesi.

Uşşâkizâde İbrahim Hasip. Zeyl-i Zeylü’ş-Şakâyık. Süleymaniye Ktp. Halet Efendi bl. No. 242. vr. 103b.

Ziyâ Paşa (1291). Harabât. İstanbul.

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: DR. ÖĞR. ÜYESİ ERDOĞAN ULUDAĞ
Yayın Tarihi: 18.09.2013

Eserlerinden Örnekler

Gazel

Dağıtdun hâb-ı nâz-ı yâri ey feryâd n'eylersin

Edüp fitneyle dünyâyı harâb-âbâd n'eylersin

Dil-i mecrûhuma rahm eyle kalsun dâm-ı zülfünde

Şikeste-bâl olan murgı idüp âzâd n'eylersin

İdersin gerçi her derde tabîbüm bir devâ ammâ

Cünûn-ı ehl-i ‘aşk olunca mâder-zâd n'eylersin

Varup gîsû-yı zülf-i yâri biri birine katdun

Yine bir fitne tahrîk eyledün ey bâd n'eylersin

Şehîd-i tîg-i ‘aşk-ı yârdur ser-cümle-i âlem

Urup şemşîre dest ey gamze-i cellâd n'eylersin

Güzel tasvîr idersin hatt u hâl-i dilberi ammâ

Füsûn u fitneye geldükde ey Behzâd n'eylersin

Bahâyîveş degülsin kâbil-i feyz-i safâ sen de

Tekellüf ber-taraf ey hâtır-ı nâ-şâd neylersin (Uludağ 1992: 73 )

Gazel

Dünyâyı harâb itdi o mestâne bakışlar

Ol çeşm süzüşler o gazâlâne bakışlar

Tâkat mı kor âdemde yerinden o kopuşlar

Ol rahş sürüşler o levendâne bakışlar

Âdemde tahammül mü kor ey gözleri âhû

Düzdîde nigâh ile o yabâne bakışlar

‘Âlemde nazîrün yoğ iken ey şeh-i hûbân

Bilsem kimedür yine bu hasmâne bakışlar

Bîgâne nazar dostlara ilde de var mı

Hep sende midür yohsa bu bigâne bakışlar

Nahçîre tokundı gibi çeşmün yine ey şûh

Bîhûde degüldür o beyâbâne bakışlar

Hûn-ı dil-i pür-hûn-ı Bahâyî’yi düketdi

Çeşmünden o câdû-yı Tatârâne bakışlar (Uludağ 1992: 84)

Gazel

Hirâsân olmasa gülden dil-i nâ-şâdun ey bülbül

Neler eylerdi hâra âh-ı âteş-zâdun ey bülbül

Dil-i dildârı nerm itmiş işitdüm nâle vü zârun

‘Aceb taşa te’sîr eylemiş feryâdun ey bülbül

Ne tehsîr itdi gülzârı ne urdı âteşe hârı

Yine turmaz okursun rûz u şeb evrâdun ey bülbül

Güle olur n’olursa yohsa âhir gerdiş-i gerdûn

Gelür bir dem alursun hâr elinden dâdun ey bülbül

Çekil sen dahi kûy-ı derde gülzâr-ı selâmetden

Bahâyîveş çekildi ‘aşk ile çün adun ey bülbül (Uludağ 1992: 89)

Gazel-i Müzeyyel Der-Medh-i Şâh-ı Cihân

Dil-i pür-dâğa sûz-ı derd-i ‘aşkun tâze dâğ oldı

Bana şimdi mahabbet ‘âlemi dâğ üstü bâğ oldı

Degülken bend-i zülfi bin dil-i dîvâneden hâlî

Bana keyfiyet-i ‘aşkunla bir cây-ı ferâğ oldı

Felek sîlî-i gam kûpâl-i mihnet gösterür şimdi

Desen mahmûr-ı bezm-i vaslı muhtâc-ı ayağ oldı

Eser etmezse çîn-i safha-i dûd-ı dilün artar

Gönül şemşîr-i âhun anlarun muhtâc-ı zâğ oldı

Bahâyî andan men‘ etti ‘uşşâkın o mîr-i hüsn

Duhânı gördi kim ‘ahd-ı şehenşehde yasağ oldı

Sirâyet etti hükm-i nâre dûdundan cüdâ düşdi

Dil-i âteş-gede mânende-i gül-zâr u bâğ oldı

Şehâ seyl-âbı lütfun cûşa gelsün vaktidür şimdi

Ki dûd-ı tîreden sakf-ı felek çün perr-i zâg oldı

Nihânî nûş eder dûd-ı dilün düşmen kıyâs etme

Ki pâyin-i reg-i cânında gönli dâğ dâğ oldı

Mükerrer eylesünler şekker-i şükr-i sehânşâhı

Melekler kim bu nâ-hôş budan âsûde-dimâğ oldı (Uludağ 1992: 103)

 


İlişkili Maddeler

Sn.Madde AdıD.Tarihi / Ö.TarihiBenzerlikİncele
1ÂLÎ BEY, Direktör Mehmed Âlî Beyd. 1844? - ö. 1899Doğum YeriGörüntüle
2RİF'AT, Ahmed Rif'at, Kânî Paşa-zâded. 1844 - ö. 1891Doğum YeriGörüntüle
3ÂRİF, Abdülbâkî Ârif Efendid. 1642-43 - ö. 1713-14Doğum YeriGörüntüle
4RESMÎ, Açıkbaş Mahmud Efendid. 1601 - ö. 1666Doğum YılıGörüntüle
5HEVÂ’Î (ÜSKÜFÎ), Muhammed Bosnevîd. 1601 - ö. 1651Doğum YılıGörüntüle
6SİYÂMÎ, Mehmed Alîd. ? - ö. 1654-55Ölüm YılıGörüntüle
7SIRRÎ, Şeyh Seyyid Sırrî Ali Efendid. ? - ö. 1654-55Ölüm YılıGörüntüle
8FEDÂÎ, Fedâî Mehmed Ef.d. ? - ö. 1654Ölüm YılıGörüntüle
9SAÎD/SAÎDÎ, Ahmed Saîdî Efendid. ? - ö. 1669-70MeslekGörüntüle
10MECBÛR (VEFDÎ)d. 1857 - ö. 1919MeslekGörüntüle
11SALÂHÎ, Hüseyind. ? - ö. ?MeslekGörüntüle
12KÂDİRÎ, Bahşîzâde Abdülkadir Efendid. ? - ö. Ağustos-Eylül 1649Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
13ÜLFETÎ, Hüseyin Ülfetî Efendid. ? - ö. 1710-11Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
14ATÂYÎ, Nevâlizâde Atâullâh Atâyî Efendid. ? - ö. 1618Alan/Yüzyıl/SahaGörüntüle
15MUHİBBÎ,Celald. ? - ö. ?Madde AdıGörüntüle
16HAMDÎ, Hamdullah Çelebid. ? - ö. 1683-84Madde AdıGörüntüle
17REŞÎD, Reşîd Efendid. ? - ö. 1822-24Madde AdıGörüntüle